<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258</id><updated>2011-07-28T13:06:16.914-07:00</updated><title type='text'>Kitaplarla İçi İçe</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>45</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-8791299350315703113</id><published>2009-05-04T14:47:00.000-07:00</published><updated>2009-05-04T15:01:22.523-07:00</updated><title type='text'>DİL VE DÜŞÜNCE</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/Sf9lqszMvhI/AAAAAAAAAJU/xqX_sSnw1po/s1600-h/kalem_ve_kitap.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5332092268084772370" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 175px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/Sf9lqszMvhI/AAAAAAAAAJU/xqX_sSnw1po/s400/kalem_ve_kitap.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#cc0000;"&gt;DİL VE DÜŞÜNCE&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Dil, kültürün temel dinamiklerindendir. Milletlerin gücü, dil ve düşüncelerinin gücüyle doğru orantılıdır. Bir toplum, dilde, düşüncede ne kadar zengin ise, o kadar güçlü sayılır. Bir fert, kendi dilini ne kadar iyi kullanıyor ve başkalarıyla ne kadar rahat diyalog kurabiliyorsa, o ölçüde kendi olarak kalmasını teminat altına almış demektir.&lt;br /&gt;Aslında dil, insanın varlık ve hâdiselere bakışını, eşyanın hem bütün olarak, hem de parçalar hâlinde ihsasını teminde de en önemli bir unsurdur. Hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın, dilin, kültür hayatımızda belirleyici bir rol oynadığı açıktır.&lt;br /&gt;Dil, bir konuşma ve düşünme vasıtası olmanın yanında, geçmişteki zenginlikleri günümüze, bugünkü birikim ve yeni terkiplerimizi geleceğe intikal ettirmede de önemli bir köprü vazifesi görmektedir. Bir millet, atalarından tevârüs ettiği ve şimdilerde de yeni terkip, yeni biçim, yeni şekillere sokarak değerlendirdiği topyekün zihnî, fikrî, ilmî müktesebat ve zenginliklerini, ancak bütün bunları kucaklayabilecek güçlü bir dille ebedîleştirebilir. Zira bir millet, ne ölçüde zengin ve renkli bir dille konuşabiliyorsa, o ölçüde düşünüyor; ne seviyede düşünüyorsa, o çerçevede de konuşabiliyor demektir.&lt;br /&gt;Her toplum, eğrisiyle-doğrusuyla bugün konuşup düşündüklerini, mihenge vurulmak, test edilmek ve korunmaya alınmak üzere yarınki nesillere intikal ettirir ki, onca birikim ve müktesebat zayi olmasın; geçmiştekilerin ilim ve fikirlerinden istifade edilebilsin; bugünkü doğruların yanında dünkü yanlışlar, bugünkü yanlışların yanında dünkü doğrular görülüp değerlendirilsin ve gereksiz yere aynı yol birkaç kere yürünmesin, aynı tecrübeler tekrar edilmesin, aynı eğriler ve doğrular sık sık yaşanmasın.&lt;br /&gt;Dil ve düşünce ile alâkalı bu mülâhazamız, her millet için söz konusudur; evet her dil, gelişmişliği ve inkişafı ölçüsünde bağlı bulunduğu düşüncenin lisanı, bu düşünce de, o dilin bir enstrümanıdır.&lt;br /&gt;Bir dil, kendi iç dinamikleri ve her şeyi ifade edebilmesi açısından bütün zamanların gereklerini seslendirmeye yetmiyor; dolayısıyla da o dili kullananlar bazı mazmunları ifadede söz sıkıntısı çekiyorlarsa, o dil, düşüncenin desteğinden mahrum; onu kullananlar da, dökülüp yollarda kalmaya mahkûmdurlar. Evet, eğer bugün kendimizi ifadede sadece çevremizden duyup öğrendiklerimizle ya da mevcut lügatlerdeki sözcüklerle yetinecek olursak, okullar, sanayi müesseseleri, ticaret fuarları, teknoloji hangarları... gibi modern hayatın zarurî gördüğü pek çok alanda sessiz sessiz oturup etrafımızı dinleme mecburiyetinde kalırız ki, bu da, içinde bulunduğumuz çağın temel esasları kabul edilen bir kısım dinamiklere karşı alâkasızlık ve dolayısıyla da muasır milletler karşısında elenip gitme demektir.&lt;br /&gt;Evet dün, mutlaka bütün vâridâtıyla bugünlere taşınıp değerlendirilmeli; evde, sokakta, kahvehanede, bizim dünyamızla alâkalı bütün duyup işittiklerimiz korunmaya alınmalı; geçmişten bize intikal eden topyekün tarihî ve millî dinamiklerimiz mutlaka millî mefkûremizin ana atkıları olarak kullanılmalı; ama yarınlara açılma, yaşıyor olduğumuz ve yaşayacağımız çağları kucaklama da kat’iyen ihmal edilmemelidir. Aslında dün, mazideki çerçevesiyle artık geçmişte kalmıştır. Ev, sokak ve aile çevremizden elde edeceğimiz müktesebat, tam donanımlı olarak geleceğe koşma gibi bir çetin maratonda yeterli sayılamaz... Evet bunlar, günlük yaşamımız adına kâfi görülebilir, ama topyekün bir hayatı kucaklama hesabına asla.!&lt;br /&gt;Diliyle, düşüncesiyle kendi çağını yaşayamayan gariplerin akıbeti bugüne kadar hep hüsran olagelmiştir; bundan sonra da öyle olacaktır. Ayrıca, dil ve düşünce kadar bunların yaygınlaştırılması da çok önemlidir. Düşünmeyen ve konuşmayan toplumlar adına hep başkaları konuşur ve düşünür. Düşünmeden konuşan yığınlar arasında mantık dilin tutsağı sayılır. Düşündüklerini ifade edemeyen bahtsızlar ise, kendi aczlerinin esiridirler. Böylelerinin başkalarına yararlı olmaları ise asla mümkün değildir.&lt;br /&gt;Ne var ki, her zaman rahat düşünebilen ve düşündüklerini ifade edebilen kimseler de yok sayılmaz; ama ben şahsen, bunların sayılarının çok fazla olduğu kanaatinde değilim; hatta olanların da kendilerine göre bir hayli problemlerinin olduğu söylenebilir. Bir kere, elit görünümlü bazı kimseler, içinde yaşadıkları toplumdan tamamen kopuk olduklarından, çoğunluk hiçbir zaman onlara güvenmediğinden, hatta onların çoğu düşüncelerini fantezi, çoğu beyanlarını da alafranga bulduğundan onlara ait her şeyi bir iç tepkiyle karşılamaktadır. Diğer yandan da bu aydınlar, herhangi bir yabancı kafasıyla düşünüp, kendi dilleriyle yazmaya çalıştıklarından; evde, sokakta, kahvehanede ise halkın üslûbuyla konuşma mecburiyetini hissettiklerinden, her zaman birkaç âlemi birden yaşamakta ve âdeta çok dünyalı bir görünüm sergilemektedirler ki, kalblerini bir türlü milletin kalbine ayarlayamadıklarından, içinde bulundukları toplumun söz ve beyan desenini tam ortaya koyamamakta ve sürekli çelişkiler yaşamaktadırlar. Doğrusu, kendi düşünce dünyalarında tenakuzlardan kurtulamamış böylelerinin, çevrelerine yararlı olamayacaklarında şüphe yoktur.&lt;br /&gt;Aslında, dilimizin dil olması, kendi esprisine uygun şekilde büyük çoğunluğun, herhangi bir ifade sıkıntısına düşmeden onunla kendini anlatmasına bağlıdır. Maksadı değişik imalara, işaretlere yükleyerek, her konuyu izah ve tefsir üslûbuyla anlatmaya çalışmakla beyan pazarında alış veriş yapılamayacağı açıktır. Aslında dil de, diğer ilimler gibi zatî değeri olan bir fenomendir. Hatta onlardan da önemlidir ve kat’iyen ihmal edilmemelidir. Evet millet, kendi dilini asla ilim dışı görmemeli ve kendi lisanını hem de hususî bir ihtimamla bilimler kategorisi içinde mütalâa ederek ilme dönüştürmeli ve kitlelerin zevkle, merakla yönelecekleri bir konu hâline getirmelidir ki; bu da ancak, dile ait sözcüklerin derlenip toparlanmasına, dokümanların değerlendirilmesine ve dilin kendi esprisine uygun iştikak yollarının gözden geçirilmesine, iştikak usûllerinin belirlenmesine ve o dile ait kelimelerle ifade edilebilecek mazmunlarda, asırlardan beri konuşula konuşula nüanslarıyla tam netleşmiş kelimelerin, idyumların terviç edilmesine bağlıdır ki, bu hususların hemen hepsine saygılı olmak, o milletin kendine ve kendi kültürüne saygılı olması demektir; saygılı olması demektir, zira o millet biz isek, bu sayede binlerce senelik lisanımız, kendine has kural ve kaideleriyle, fevkalâde zengin, olabildiğine yumuşak, olabildiğine sıcak, severek konuşulan ve sevilerek dinlenen; dahası, kendi iç mantığıyla çağımızın sesi-soluğu olmasını bilen ve nesilden nesile zevkle aktarılan bir dil hâline gelecektir. Böyle bir husus pratikte zor görülse de, tecrübe ve ısrarlı uygulamalarla, pek çok konu gibi, onun da, bir gün mutlaka gerçekleşeceğine inanıyorum. Evet, bu şekildeki bir beklenti, nazarî plânda ve salt mantık açısından her zaman mümkün görülse de, uygulamada bir kısım zorlukların olacağı açıktır. Zira bir şeyin mantıkî olması başka, değişip gelişme, farklılaşıp olgunlaşma mantığına bağlı olması daha başkadır. Eğer bir konu, sürekli gelişen, değişen hâdiselerle alâkalı ise, gelişme mantığı mutlak mantığın önüne geçirilerek ona daha bir serbestî verilmeli ve manevra alanı geniş tutulmalıdır. Aksine, her biri birer canlı vak’a olan dil ve düşünce “olguları” duraklaşır, taşlaşır ve zamanla bütün bütün hayatiyetini kaybeder. Oysaki dilin, millî düşünce ve tasavvurların oluşumunda, bu düşünce ve tasavvurların mantıkî yapısında, fikrî çatısında çok hayatî tesirleri söz konusudur. Evet dilin, tarihsellik üstünde bir aşkınlıkta ve her türlü müsbet gelişmenin gereklerini olumlu şekilde cevap verecek kıvamda olması çok mühimdir. Kendi dillerinin köklerine bağlı olmanın yanında, ona bu seviyede genişlik ve esneklik kazandıran milletler, her zaman en sesli, en konuşkan ve düşünce bakımından da en dinamik toplumlar olagelmiştir; zaten bundan başka olmaları da düşünülemezdi.&lt;br /&gt;İnsanoğlunun varlık ve hâdiselere bakışı, bu bakışı yerinde değerlendirip birer bilgi kaynağı hâline getirmesi, eşya ve bilim arasında gelip-gidip sürekli bir şeyler üretmesi.. gibi zihnî ve fikrî aktiviteler, dil ve düşünce münasebetleri dediğimiz hususların esasını teşkil eder. Bu münasebetlerin iyi kavranıp, iyi değerlendirilmesi, milletlerin ilim ve düşünce hayatları adına çok önemlidir. Bu, bizim milletimiz için de her zaman en ehemmiyetli konulardan biri olagelmiştir. Bir kere, milletimiz adına gelecekteki beklentilerimizin gerçekleşmesi, büyük ölçüde bu aktiviteleri en iyi şekilde değerlendirmeye bağlıdır. Yakın bir gelecekte, yepyeni esaslara dayalı ve aynı zamanda dünyaya da açık, engin bir düşünce çağının başlatılmasında önemli bir adım sayılan bu çizgideki her faaliyet, bizi birkaç adım daha devletler muvazenesindeki yerimize yaklaştıracaktır. Elverir ki biz, bir yandan dil ve düşünce arasındaki münasebetleri koruyup kollarken, diğer yandan da bugünü, dün ve yarın hesabına kusursuz bir şekilde değerlendirelim; ne, “Her eski eskimiştir.” mülâhazasıyla atalım, ne de bütün bütün geçmişe yönelerek her yeniye karşı kapılarımızı kapatalım. Aksine, her zaman geçmişi en içten duygularla kucaklarken, yarınları da gelişmelere ve değişmelere açık bir mantıkla selâmlayalım; selâmlayıp, millî kültürümüzün dil ve düşünce gibi en önemli unsurlarını, âlî bir hatıra olan maziyle, yükselmesine baş koyduğumuz geleceği birbiriyle çatıştırmayalım ve birbirine feda etmeyelim.&lt;br /&gt;Evet, bir taraftan yeni çalışmalarla, millî ruh köklerimizi tespit ederek onlara dayanmaya, hatta onları aşmaya uğraşırken, diğer taraftan da, yaşamak için yenilenmek, meyve verebilmek için de her zaman canlı kalmak mefkûresiyle, gönüllerimiz, ruh ve mânâ köklerimizde, gözlerimiz, geleceğin ard arda ufukları ötesinde, yaşamayı ve inkişaf etmeyi “olmazsa olmaz” ölçüsünde bir düstur kabul ederek, hiç bitmeyen bir açılma iştiyakıyla yaşamalıyız ki, hayatlarımızı onların yaşamasına bağladığımız gelecek nesilleri de yaşatabilelim.&lt;br /&gt;Aslında, yaşamayı gerçek derinlikleriyle duyanlar da kendilerini, başkalarını yaşatmaya adamış bu hasbî ruhlar olsa gerek…&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;A.ŞAHİN&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-8791299350315703113?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/8791299350315703113/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=8791299350315703113&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8791299350315703113'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8791299350315703113'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2009/05/dil-ve-dusunce.html' title='DİL VE DÜŞÜNCE'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/Sf9lqszMvhI/AAAAAAAAAJU/xqX_sSnw1po/s72-c/kalem_ve_kitap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-3500721602174078086</id><published>2008-06-16T13:16:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:57.922-08:00</updated><title type='text'>Seyyah Kelimeler</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFbLxDOtgpI/AAAAAAAAAGY/aQmBKeLWqZs/s1600-h/iwannaflyawaybyangelreinx2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5212577662268965522" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFbLxDOtgpI/AAAAAAAAAGY/aQmBKeLWqZs/s400/iwannaflyawaybyangelreinx2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Seyyah Kelimeler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün dillerde, birçok kelime başka dillere geçmiş, denizler aşırı ülkelere seyahat etmiştir. Bazıları gittikleri yerlerde vatan tutup kalmış âdeta evlenip çoğalarak bir kelime topluluğu meydana getirmişlerdir. Bazıları kök atıp bir aile meydana getiremedikleri için yok olup kaybolmuş, arkalarından bir nesil bırakamamışlardır. Bir kısım kelimelerin, kendileri veya torunları tekrar kendi memleketlerine döndüklerinde öyle bir hüviyet değişikliğine uğramışlardır ki, artık tanınmaz bir hâl almışlardır...Bu gerçek bütün dil âlimlerince bilindiği halde, bizde bilinmemezlikten gelinmiştir. Bu fıtrî kanuna karşı, bilerek veya bilmeyerek gözlerini yumanlar, dilimizde yerleşip kökleşmiş, renk renk meyve vermiş binlerce kelimeyi, yabancı sayarak lügatlarımızdan ve dillerimizden atmak istemişlerdir. Fakat yepyeni sürgünlerle, taptaze fidanlarla en ücrâ yerlerimize kadar giren bu kelimeleri ve onlardan meydana gelen kelime ailesini sürüp çıkarmanın imkânsızlığını görünce bu sefer, bütün kelimelerin bizim dilimizden çıktığını bütün dünya dillerinin Türkçeden doğduğunu iddia etmeye başlamışlardır.Bunun neticesinde meydana gelen garabetleri önceki sayılarda arzetmeye çalışmıştım. Bu sayıda da bir başkasına işâret ettikten sonra, bir çok ülkeyi gezip dolaşan bazı kelimelerden bahsetmek istiyorum."Yafetik Okul"u kuran Rus dil bilginlerinden Nikola Marr (1865 - 1934)'dan "rahmetli Marr" diye "Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu" isimli eserin 1. cildinin 5. sayfasında bahseden Prof. Naim Hâzım Onat, imparatorluğumuzun hâkim olduğu dönemlerde Türkçeden Arapçaya ister istemez giren kelimeleri delil getirerek aslında Arapçanın Türkçeden doğduğunu isbata kalkışmış ve bu mevzuda 1944'de büyük hacimde adı geçen eseri neşretmiştir. Bu eserden gâye güneş dil teorisini desteklemekti....Otobüs kafilesiyle hacca giderken bir kavga ile karşılaşan bir hoca efendi şöyle demişti. "Ayıralım diye Arapça bağırıp çağırarak kavga eden bir kalabalığın içine girince, oradaki vatandaşlarımızdan birisi bana —"Lâ tükarışhâ!"Yani kavgaya karışma diye engel olmak istemişti..." Burada karışmak masdarından gelen kelimenin Arapça kalıba uydurularak "neni hâzır" siğasına nakledildiğini görüyoruz. Şimdi bunun gibi Arapça "telfene" "telefon etti" demektir. O zaman Arapçanın Yunanca'dan doğmuş olduğunumu iddia edeceğiz. Araplar telefona "hâtif derler ama, "tilifun" diye de kullanırlar. Nitekim "mibsâr" dedikleri yunanca asıllı televizyona da "tilifizyun" derler. Hatta bu kökten olmak üzere kullandıkları "Telfeze" kelimesi uzaktan görüş demektir.Gorci Zeydan diyor ki: "Arapça fiillerden büyük bir kısmının câmid isimlerden çıktığı ve aslında yabancı bir kelime olup sonradan arapçalaştırıldığı gözden gizli kalmıyacak bir hakikattir. Meselâ, Felsefe, tefelsefe gibi... Bunların aslı Philosofia kelimesidir ki Philia "sevgi", Sofia, "hikmet" köklerinden birleşmiştir. Bu çeşit kelimeler Arapçada çoktur, bunlardan en çoğu Farsça, Yunanca, Lâ-tinceden alınmıştır. Diller eğreti kelime almak ihtiyacından hiçbir zaman kurtulamaz. Halkın "istif etti" yerinde kullana-geldiği"settefe" kelimesini sözlüklerde göremeyiz. Anlaşıldığına göre bu da, her ikisi de aynı köke dayanan "Stow" "Stuff'tan alınmıştır. Halkın bunu ingilizlerden aldığı büyük bir ihtimalle söylenebilir. Biz kelimelerin göç hikâyelerini dinlerken, göçmen insanların kıssalarını duyar gibi oluruz.Meselâ "şah" kelimesinin başına gelenler İran şahlarının başına gelmemiştir. Satranç oynasın oynamasın hemen herkes "şah mat" tâbirini bilir. Muârız şâha hücum ettiğiniz zaman "şah" diye ikaz e-der, gidecek yeri olmazsa "mat " der, oyunu bitirirsiniz. Arapça "mâte" öldü demektir. Ama artık kalıp halinde "şah mat" "şah öldü" demektir. Bir satranç tabiri olarak bunların birbirinden ayrılamıyacağı gibi, dilimize geçerken de böylece kalıplaştığı için kimse onun yerine "şah öldü" demez. Ortaçağ'da satranç oyunu Acem diyarından kalkıp Frenk diyarına göç ettiği zaman "şah mat" sözünü de beraber götürdü. Satranç bugün belki oyunların kralıdır, ama Ortaçağ Avrupasında ancak kralların oyunu idi. Şu var ki, "şah mat'taki "şah" sözü, "zarar, ziyan, mağlubiyet" mânâsıyle şatolardan aşıp halka karıştı. "Şah" kelimesi eski Fransızca'da "escheque, eschec" yazılıp "eşek" diye okunmuştur. (Bunun satrançtaki "at"la bizim "merkeb"le, hiç bir alâkası yoktur.) Orta İngilizce'de "escheque" baştaki harflerin düşmesiyle "checque" haline gelmiştir. Derken "check" (çek) diye yazılmaya başlanmış, mânâsı da "zarar ziyan"-dan "kontrol, tevbîh'e intikal etmiştir.Arkası çorap söküğü: "check" kontrol demek olduğuna göre, "kontrol altındaki para" için" chekkere" denmiştir. Derken "kontrol, murabeke" altındaki paranın veya bir kısmının ödenmesi için verilen yazılı emre de "check" adı verilmiştir. Ve bugün yalnız İngiliz bankalarında değil, bütün dünya bankalarında harıl harıl çekler alınıp veriliyor. İnsan şah adını düşünüyor da şu "çekilenler" pişmiş tavuğun başına gelmez diyor.Şimdi soralım: Bu kelimelerin aslı, hâlis muhlis Farsçadır diye İranlılar para yerine geçen kâğıt parçasını hükümdarlarının adı ile mi çağırsınlar? Alış-verişlerinde "çek" yerine "şah"mı istesinler?Birinin kalkıp "üstad"ın aslı Türkçe "usta"dır. Acemler "usta" demeyi beceremedikleri için "üstad" demişlerdir. Öyleyse biz de onların kelimesini dilimizden atalım demesi uygun değildir. Bir kere "usta" ile "üstad" yapışık kardeşler gibi birbirinin aynı değildir; aralarında ince bir fark vardır. "Usta" belki Acemistana buradan gitmiştir. Ama üstad olarak vatana dönmüştür. "Usta" diye bir "zanaaf'ta mâhir olana denir. "Üstad" ise bir ilim veya sanatta üstün yeri olan kimsedir.Diğer yandan, aslında "zanaat", "sanat"ın taşra ağzı ile telâffuzundan ibarettir. Fakat aralarında mânâca bir nüans mevcuttur. "Türkçe sözlük'e göre "zanaat", "maddeye dayanan ihtiyaçları karşılamak üzere yapılan ve az çok el mahâreti isteyen muayyen bir iş''tir. Demircilik, marangozculuk, gibi "Sanat" bu mânâya gelmekle beraber bir mânâ daha taşır; hoşa gidecek, hayranlık uyandıran bir âhenk veya ifâde kullanma işi: Selimiye Camii, yüksek bir sanat eseridir. Selimiye kışlasında hiç sanat yoktur. Şu halde, "zanaat" yerine "sanat" diyebiliyoruz, fakat sanat yerine her zaman "zanaat" diyemiyoruz.Bazı kelimelerin hakiki etimolojilerine indiğimiz zaman, bunlar bazen birer heyecanlı tarih sayfası kadar insanı cezbederler. Meselâ, Almancaya, Lehçe'ye, Fransızcaya, İngilizceye ve daha pek çok dillere girmiş olan "horde" kelimesi Türkçe "ordu"dan gelmedir. İnsan ne zaman bu kelimeyi bir ecnebi dilde görse, gözünün önüne, başlarında tolgaları, ellerinde kılıçlarıyla heybet ve haşmet saçan atlı akıncılarımız gelir."Hakî" kelimesi Hintçe'dir. 1850 yıllarında Hindistan'daki "İngiliz Guide Corps"u beyaz üniformalarını kamufle etmek maksadıyle onları toz toprağa bularlardı. Yerliler İngilizlerin bu kılıklarına bakıp "tozlu" manasına "khaki" dediler. Demeleriyle tutması bir oldu. Yalnız İngilizler değil bütün dünya bu Hintçe kelimeyi kendi öz diline mâl etti.I. Dünya Harbi'nin en kritik devresinde İngilizler zafer ümitlerini gizli bir silâha, tanka bağlamışlardı. Fakat bu silaha daha bir ad bile bulamadan onu Fransa'ya sevketmek gerekiyordu, —seri ve gizli olarak düşmanı avlamak şarttı— Alman ajanlarını aldatmak için tahta ambalajların üzerine iri puntolarla "su haznesi" mânâsına "TANK" diye yazdılar. Ajanlar yanıltıldı, ithilaf devletleri cepheyi yardı, savaş kazanıldı ama isimsiz silahın adı "tank" kaldı. İngiliz gemicisi Kaptan Cook 1770'de Avustralya'ya çıkıp ta önden cepli, yandan kollu, uzun bacaklı, hop hop giden garip hayvanlarla karşılaşınca hayretler içinde kalır, yerlilerden birisine hayvanın adını sorar. O da "ne söylüyorsun, anlamıyorum" mânâsına "kan—gu—ru" diye cevap verir. Öteki (Cook) memnun, hayvanın adını İngilizce imlâsı ile "kangaroo" şeklinde deftere geçirir. Halbuki Avustralya yerlilerinin kendi dillerinde kangurunun adı. "wallabi"dir.Arapça'da "şafak" "güneş batmasından sonraki alacakaranlık" mânâsınadır. Halbuki Türkçe'ye "tan zamanı" yani güneş doğmadan evvelki alacalık diye geçmiştir. Böyle tam ters mânâsıyla dilimize geçmiş başka kelimelerden bahsederken İsmail Habib Şevük şöyle der: "Farsça'da "ön" mânâsına gelen "piş''i biz "peşimden gel" diye "arka" mânâsına kullanırız. Arablar "hala"yı "teyze" mânâsına kullandıkları halde biz onu ananın kız kardeşliğinden çıkarıp babanın kardeşi yaptık. Farsça, "serbest'in "başı bağlı" demek olduğu meydanda iken biz onu tam tersine "başı boş" hale getirdik.""Poyraz"ı "şimal rüzgarı" mânâsına "boreas"tan dilimize aktardığımız gibi daha nice yabancı kelimeleri böyle asıl veya değişik mânâlarıyle alıp söylenişiyle dilimize uydurmuşuzdur. O kadar ki, o dilin sahihleri bile anlayamaz. Meselâ: Çamaşır (câme—şuy); "çorap"(çeyrep); "patlıcan" (bâdingâh); "çarşaf (çadır—şeh); "çapraz" (çeburast); "sarnıç" (sihriç); "tandır" (tennur); "mahmuz" (mihmaz); "perşembe" (penç—şenbeh); "hoşaf (hoş—ab); demektir. Şimdi "hoş—ab"a bakalım. Farsça "hoş su" demeye geliyor. Ama biz hoşafı içerken ne etimolojisini ne de başka bir dilden geldiğini düşünürüz. Çünkü icabında "hoşafın suyu" sözünü bile söyleriz. Halbuki bu "hoş su suyu" demek olur. Bizim tabirimiz hoştur ama bazan haşivlerin hoşa gitmeyeni de olur.Bazı kelimeleri fonetik bakımdan olduğu gibi bırakmışız, yani şekil ve telâffuzlarına dokunmamışız da, semantik değişikliğe uğratmışız. İsmail Habib Sevük: "Farsça'da "pehl" asker, "vân" ise muhafız mânâsına geldiği için ikisinin birleşmesinden hâsıl olan "pehlevan" onlarda "kumandan" demekken biz kispeti giydirip onu güreş meydanına çıkardık" diyor. İsmail Hamu Danişmend de yazılarından birinde şu enteresan misalleri verir: "Bizdeki (itibar) Arapça'da (ibret almak), bizim (hile) onlarda (çâre,tedbir) bizdeki "imzâ" orada (geçirmek)tir. Arapça'da "halt", karıştırmak demektir. Halbuki biz "halt karıştırmak" şeklinde yeni bir ifade ortaya koymuşuz.Bütün bunlardan çıkan netice şudur ki, milletimizin şu veya bu yollarla başka dillerden devşirdiği lisan değirmeninde öğüttüğü, milli zevk süzgecinden geçirdiği ve seve seve kullandığı bütün kelime ve tabirleri Türkçe saymak mecburiyetindeyiz. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=2153"&gt;Derleyen: Safvet Senih &lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-3500721602174078086?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/3500721602174078086/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=3500721602174078086&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/3500721602174078086'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/3500721602174078086'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/06/seyyah-kelimeler.html' title='Seyyah Kelimeler'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFbLxDOtgpI/AAAAAAAAAGY/aQmBKeLWqZs/s72-c/iwannaflyawaybyangelreinx2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-7934798946365230211</id><published>2008-06-16T13:10:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:58.084-08:00</updated><title type='text'>Kelimelerin Kökleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFbJWUV1eZI/AAAAAAAAAGQ/_QtHz125xGA/s1600-h/hat.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5212575003982526866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFbJWUV1eZI/AAAAAAAAAGQ/_QtHz125xGA/s400/hat.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#990000;"&gt;Kelimelerin Kökleri / Safvet SENİH&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları, bir kelimeyi anlamak ve yerinde kullanabilmek için o kelimenin etimolojisini bilmek gerektiğini iddia ederler. İlk bakışta insana inandırıcı gibi görünen iddialarını biraz incelemeye tabi tutunca, bunun şart olmadığını anlayabiliriz.Bir kelimenin manasını ve bugün ne şekilde kullanıldığını iyiden iyiye öğrenebilmek için mutlaka çok derinlere gitmeye gerek yoktur. İngiltere ve Amerika’da etimologlar ve bazı filologlar hariç, hemen hemen hiç kimse bütün kelimeleri geniş bir aile grupları halinde öğrenemezler. Mesela, “Lady” kelimesinin etimolojik olarak “somun yoğurucu manasına Eski İngilizce “hlaefdiqe” den geldiğini ve “dough” (hamur), “dairy” (süthane) gibi Anglosakson ve Eski İngilizce asıllı daha pek çok kelimeyle akraba olduğunu dil bilginlerinden başka kimse bilmez. Yazarların her halde çoğu “lord” un Eski İngilizce’ de ‘hlafward (somun muhafızından) geldiğini, “warden” (gardiyan) ve “steward” (önceleri “domuz bekçisi”, şimdi “metrdotel” “kamarot”, “ayvaz” v.s.) kelimeleriyle aynı kökten olduğunu bilmezler. “Reward” (mükafat) kelimesinin ise Eski Fransızca “reguarder” den geldiğini hiç bilmezler. Bir kelimenin etimolojisini bilmek o kelimeyi daha anlamaya ve tam yerinde kullanmaya mutlak olarak yardım etmediği gibi, bazan insanı şaşırtabilir de... “Cynic” kelimesini ele alalım; Grek felsefesinde “cynicler” yegane iyiliğin fazilet olduğuna inanan, bunu sağlamak için de nefse hakimiyet ve hürriyet salık veren filozoflardı. Köpeklerin ne kadar sadakatli ve fazilet sahibi hayvanlar olduğunu düşünürsek bu felsefe mektebinin ismini niçin Grekçe “kynikos” (köpek) ten almış olduğuna şaşmayız. Gelgelelim kelime bu manaya takılıp kalmıyor. Bir zaman sonra, “cynic” namiyle anılan filozoflar örf ve adetlerin ve cari felsefelerin şiddetli tenkitçileri olarak tanınıyorlar. Modern “cynic” kelimesi işte bu ikinci manadan doğuyor. Şimdi bu adama cynic denildiği zaman kedisinin herşeyi kötü gözle gören, başkalarını hareketlerinde daima menfaat gizli olduğuna inanan bir kimse olduğu manasını çıkarırız. Cynic kelimesinin manaca artık ne köpekle, ne de köpeklikle hiç bir ilgisi yoktur. Ama bizde etimoloji bilgisi çok, mantık bilgisi kıt birisi çıkar, cynic yerine (köpeksi) dememizi tavsiye eder. Halbuki, mesela “Hocam sözlerinizde bir “cynisme” saklı, yerine “Hocam, sözlerinizde bir köpeksilik saklı,” demeye bu milletin sadece milli zevki değil, milli terbiyesi de müsaade etmez.Aynı şekilde “uslu” kelimesindeki “us” (akıl) köküne bakılarak bu kelime “akıllı” manasına kullanılamaz. “Uslu” ile “akıllı” arasındaki farkı yalnız uslu çocuklar değil, yaramazları bile bilir. İnsanların gelişip olgunlaşacağını kabul ettiğimiz gibi dil ağacının kelimelerinin de kemale ereceğini kabul etmemiz gerekir.Bir adamın adının Aslan, Korkmaz yahut Satılmış olmasına bakarak o insanın nasıl aslan, korkmaz yahut satılmış olduğuna hükmedemezsek, bir terimin lafzına bakarak da o terimin manasını anladık diyemeyiz. “Sürrealizm” terimi bize eğer bir şey söylemiyorsa, “gerçeküstücülük’’ de söyleyemez. “Gerçeküstü” ne demektir? Sanatta kübizm, fütirizm, fovizm, ekspresyonizm, hepsi gerçek üstü değil mi? Fauvisme (fovizm) “vahşi hayvanlık” demektir. Halbuki, Matisse’ in, Rouault’nun, Derain’in vahşi hayvanlıkla ne alakaları vardır? Onlara bu adı veren san’at tenkidçisidir. Bu tenkidçinin bile “vahşi hayvanlık” la alakası yoktur. “Vahşi renkler” kullanmak başka “vahşi hayvanlık” başkadır.Terime bakıp, terim uydurma laubaliliğinden kurtulup terimlerin aslını, manasını öğrenelim. Yoksa Peyami Safa’ nın da belirttiği gibi mesela; “benimiçincilik” hiç bir zaman “egocentrisme” karşılığı olamaz. Söylediklerimiz yanlış anlaşılmasın. Biz hemen herşeyde olduğu gibi, etimoloji bahsinde de ne ifrat ne de tefrit taraftarıyız. Bütün kelimelerin etimolojisini herkese öğretmeye kalkışmak ne kadar fuzuli bir emek olursa, hiçbirimize hiç etimoloji öğretmemekte o derece yanlıştır. Arapça ve Farsça’ nın bazı temel gramer kaidelerini öğrenmek her Türk münevveri için lüzumlu olduğu gibi, en sık geçen Grekçe ve Latince kökleri bellemek de faydalıdır. Hele beynelmilel ilmi terimlerin çoğu Grekçe kök ve eklerden yapıldığı için, biz de o kök ve eklerin hiç olmazsa en mühimlerinden bazılarını öğrenmek mecburiyetindeyiz. Evet biz Siyavuşgil’ in dediği: “Kulaklarımız, kelime ve cümlelerin yedi göbek ötesinden gelen şehadetlerle değil, musikisinde, duygu ve fikirle uslubun tam kaynaşmasından süzülen ahenktedir.” anlayışını kabul ediyoruz.Yoksa bir kelimenin kökünü bilmezsek onu doğru kullanamayız, anlayışını bir anlık kabul edersek bile bu fikri kabul edenlerden mesela Nurullah Ataç’ın açık mektubunda geçen kelimeler de bir sürü izah isteyecek. “Kelime” karşılığı kullandığı “tilcik” teki “til” köküne ne diyelim. Bunun manasını kaç kişi biliyor? “Tilcik” i nasıl yerinde kullanacağız? Ya “ücük” (harf) “nen” (şey), “yoru” (mana) ve daha binlercesini? Hepimiz bu ölü kökleri bellemeye kalkarsak milletçe belki etimolog oluruz ama başka hiç bir şey öğrenmeye ve yapmaya vaktimiz kalmaz.Bir de dilimizde “etmek’’ li fiiller var. Bunların da kökü yabancıdır diye atamayız. Yazı üslubu, her moda gibi zamanla değişebilir. Şimdi hemen bütün dünyada cereyan, sade dile doğrudur. Halk Türkçesiyle de edebiyat olur. Fakat “sade” olsun dersen Türkçe’ yi fakirleştirmeye hele avamfiripçe bir davranışla aşağı bir seviyeye düşürmeye hiç hakkımız yoktur. Evet öz Türkçe’ dir diye, fikrimizi tam anlatmaktan uzak olan kelimeleri (fiilleri) kullanmak doğru olmuyor. Sevmek: teşhir etmenin; çoğaltmak: teksir etmenin, çektirmek: istifa etmenin karşılığı olamaz (işten el çektirmek de manayı karşılamıyor.). Böyle gayretkeşlikler, üç aylık kurstan sonra ecnebi bir dille konuşmaya çabalayanların ibtidailiklerini hatırlatıyor. Her millet gibi biz de kendimizi dünyadan hariç düşünemeyeceğimize göre, doğudan da batıdan da, kuzeyden de, güneyden de “etmek” li fiiller dilimize girmeye devam edecektir. Öteden beri, milletimiz için iki şık vardı: “Ya “etmek” siz kabile hayatı, veya “etmek” li medeniyet bütün dikenlere rağmen “gül” ü ‘‘kediotu” na tercih ederiz.Şimdi bunlardan bazı misaller verelim:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;(1) Mezcetmek: (katıştırmak)Kanuni Süleyman’ın ihtişamı ile Sinan’ın dehasını mezceden bu İslamiyet Abidesi binlerce Müslüman ile dolup taştı.Bu iki sistemin mantığı ve oyun kaideleri birbirlerinden tamamen farklıdır. Bunları mezcetmeye imkan yoktur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;(2) İlzam etmek: (cevap veremez hale getirmek)Bu nurani simalar ne güzel konuşuyorlar. Ne tatlı telmihler, ne ince nükteler, ne yumuşak cinaslarla karşı tarafta bulunanları ilzam etmeye çalışıyorlar.O, isticvabında, gerek muhakemede akılları durduracak bir soğukkanlılıkla kendini ve davasını müdafaa etmiş ve en güçlü hâkimleri ilzam edecek, iddia makamını tereddüde düşürecek cevaplar vermişti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;(3) Cerhetmek: (çürütmek)Bu mecmuanın o çarpık teoriyi cerheder tarzda kaleme alınacak bir makaleyi neşre amade olduğu haberi de memnuniyet uyandırıcı bir şey.Bazıları hiç araştırmadan kendilerine telkin edilen faraziyeleri cerhedilmez bir hakikat sanıp, hür düşüncelerinin emin yerde bulunuşu ile öğünüyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;(4) Cehdetmek: (çabalamak)Eğer milletin ıstırabından doğma bir şuurun ateşinde dövülmüş bir çelikten irade, bütün bu perişan emelleri, bu dağınık cehdleri bir araya toplayıp bir hedefe doğru sevketmezse, encamımız nereye varır?Daima ileriye doğru cehd ve gayret etmedikçe ve zaman terakkiyatından faydalanamadıkça muvaffak olamayız ve yaşayamayız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;(5) Heder etmek: (boş yere harcamak)“Kurt geldi, bir koyun daha kaptı!” kabilinden bir anlayışla millet evlatlarını heder edemeyiz.Gelecek nesilleri düşünmeden, elimizdeki imkan ve nimetleri heder etmeye hakkımız var mı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;(6) Empoze etmek: (zorla yaptırmak) Tekniğin, fizik-maddi ilimlerin tekamülü, son keşifler, daimi sulhu sağlayacak bir organizasyonu insanlığa empoze edecek güçte midir?Gururlarını empoze ederek, insanlar saygı toplayabilirler mi?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;(7) İhtida etmek: (müslüman olmak, hidayete —doğru yola— girmek)Hidayete mazhar olarak “Mir Reşid” namını alan Zaharyadis Efendi, ihtidasından evvel Fener Patrikhanesinin baş vazifelisi idi.Maurice Bucaille, Kaptan Cousteau, Roger Garaudy ve Hans Aiberg gibi meşhurların ihtida etmesi Batıda müslümanlığın yayılmasını bilhassa Fransa’ da kiliselerin camiye çevrilmesine sebeb olmuş, bu vaziyet hristiyan çevreleri korkuya düşürmüştür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-7934798946365230211?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/7934798946365230211/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=7934798946365230211&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/7934798946365230211'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/7934798946365230211'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/06/kelimelerin-kkleri.html' title='Kelimelerin Kökleri'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFbJWUV1eZI/AAAAAAAAAGQ/_QtHz125xGA/s72-c/hat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-5589930656371323949</id><published>2008-06-14T13:45:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:58.277-08:00</updated><title type='text'>Yahya Kemal Yılı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFQuJnXr_FI/AAAAAAAAAGI/A57NvrlmUU8/s1600-h/yahya+kemal.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211841411496541266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFQuJnXr_FI/AAAAAAAAAGI/A57NvrlmUU8/s400/yahya+kemal.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;2008 Yahya Kemal Yılı İlân Edildi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2008'i 'Yahya Kemal Yılı' ilan etti. Yıl boyunca büyük şairle ilgili uluslararası sergi ve sempozyumlar düzenlenecek. 2008'in, Türk şiirinin en önemli ustalarından biri olan Yahya Kemal Beyatlı'nın ölümünün 50. yılı olduğunu belirten Kültür ve Turizm Bakanı, bu vesile ile büyük şairin daha iyi tanınacağını ve anlaşılacağını umuyoruz dedi.&lt;br /&gt;Kültür ve Turizm Bakanı, yıl boyunca üzerinde duracakları kapsamlı projeyi bir cümle ile özetliyor: "Yahya Kemal'i geleceğe taşımak!" Genç kuşaklara Yahya Kemal'i anlatmanın en iyi yollarından birinin de doğum veya ölüm yıldönümleri olduğu düşünülüyor, onun şiirinin ve düşüncelerinin, bugünün insanında, eski deyişle 'ma'kes' bulacağını belirtiyor. Beyatlı ile ilgili uluslararası sergi ve sempozyumlar yapılacağı, prestij ve armağan kitaplar yayınlayacaklarını söyledi. Doğu-Batı sentezi üzerine, Osmanlı'nın yıkılışı, Cumhuriyet'in kuruluşu dönemlerinde yazmış olduğu önemli yazıları var. Bunlar ışığında bilimsel tartışmalar yapacağız. Şiir kitaplarını yeniden basacağız. Bestelenmiş şiirlerini CD olarak yayınlayacağız. Şiirlerinden yeni besteler yaptıracağız." dedi…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-5589930656371323949?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/5589930656371323949/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=5589930656371323949&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5589930656371323949'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5589930656371323949'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/06/yahya-kemal-yl.html' title='Yahya Kemal Yılı'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFQuJnXr_FI/AAAAAAAAAGI/A57NvrlmUU8/s72-c/yahya+kemal.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-4324672129949095319</id><published>2008-06-14T13:41:00.001-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:58.573-08:00</updated><title type='text'>Kaşgarlı Mahmut, 2008'de Dünya Çapında Anılacak</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFQtPerRSfI/AAAAAAAAAGA/NfN17Av66sA/s1600-h/ka%C5%9Fgarl%C4%B1+Mahmut..jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211840412730345970" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFQtPerRSfI/AAAAAAAAAGA/NfN17Av66sA/s400/ka%C5%9Fgarl%C4%B1+Mahmut..jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kaşgarlı Mahmut, 2008'de Dünya Çapında Anılacak&lt;br /&gt;UNESCO, 2007 yılının Mevlânâ Yılı olması tavsiye kararını alırken, 2008 ve 2009 yıllarını da Türk kültür ve tarihinin 3 önemli şahsiyetine ayırdı. UNESCO tarafından Kaşgarlı Mahmut yılı ilan edilen 2008'de Kültür Bakanlığı ve Türk Dil Kurumu birçok etkinlik gerçekleştirmeyi planlıyor. UNESCO, 2008'i 1000. doğum yılı münasebetiyle Kaşgarlı Mahmut yılı ilan etti. Bu senenin, ilk sözlüğümüz ve dilbilgisi kitabımız Divanü Lûgati't-Türk'ün yazarı Kaşgarlı Mahmut adına kutlanacak olması, Türk dili ve Türk kültürü açısından önemli bir kazanç olarak görülüyor. Yazılışı, içeriği ve tek nüshasının bulunuşu bile belgesel filmlere konu olabilecek Divanü Lûgati't-Türk'ün ve yazarı Kaşgarlı Mahmut'un ülkemizde ve dünyada tanıtımı için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türk Dil Kurumu tarafından çalışmalar başlatıldı.&lt;br /&gt;2008 yılının Kaşgarlı Mahmut Yılı olması tavsiye kararını alan UNESCO, 2009 yılının da Kâtip Çelebi ve Hacı Bektaş-ı Veli'ye ayrılmasını onayladı. Hacı Bektaş-ı Veli, UNESCO'nun kendi isteği ile listeye alındı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü, UNESCO'ya müracaat ederek, 2008 yılında Nasreddin Hoca ile Kaşgarlı Mahmut'un 1000. doğum yıldönümlerinin, Kâtip Çelebi'nin de 2009 yılında 400. doğum yılının tüm dünyada kutlanmasını teklif etmişti. Bakanlığa komiteden cevap geldi. UNESCO Türkiye Milli Komitesi, Nasreddin Hoca'yı dışta bırakarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Kaşgarlı Mahmut ve Kâtip Çelebi için yapılan müracaatını kabul etti. UNESCO, bakanlığın teklifi içerisinde yer almayan Hacı Bektaş-ı Veli'nin de 2009'da Kâtip Çelebi ile birlikte anılmasını kararlaştırdı. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-4324672129949095319?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/4324672129949095319/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=4324672129949095319&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4324672129949095319'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4324672129949095319'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/06/kagarl-mahmut-2008de-dnya-apnda-anlacak.html' title='Kaşgarlı Mahmut, 2008&apos;de Dünya Çapında Anılacak'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFQtPerRSfI/AAAAAAAAAGA/NfN17Av66sA/s72-c/ka%C5%9Fgarl%C4%B1+Mahmut..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-2723088231762735275</id><published>2008-06-14T13:39:00.000-07:00</published><updated>2008-06-14T13:40:38.752-07:00</updated><title type='text'>Hemen değilse ne zaman?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;  Selami Penbe&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;   "Dünle beraber gitti düne ait ne varsa cancağızım.&lt;br /&gt;               Bugün artık yeni şeyler söylemek lazım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;         Paradigma; bugün,değişim sözcüğünüm bir parçası haline gelmiş,fakat eksik olarak kullanılmaktadır.Anlam olarak,yeni bir fikir ya da fikirler kümesi, bir alışkanlık kümesi,bir stil ve hatta bir gelenek ya da ön yargı kümesi anlamına geliyornuş gibi kullanılır.Bir paradigma bütün bunların hepsini kapsar ama daha fazlasını içerir.&lt;br /&gt;         Paradigma;en derinlerde sahip olduğumuz bilinçsiz varsayım ve değerleri kucaklayan bütün kavramsal çerçeveyi ifade etmektedir.Paradigmalar o kadar derindedir ki,görecek olduğumuz şeyleri bile onlar belirler.&lt;br /&gt;         Paradigmasız yapamayız.Onlara gerçekten ihtiyacımız vardır.Kelimenin tam anlamıyla beyinlerimize sarmalanmışlardır.Bir paradigmaya en başta iş görebilmek için ihtiyaç duyarız,ama tehlike de paradigmamızın içine tıkılıp kalmamızdır.&lt;br /&gt;         Bilim (mesela eğitim) kendi paradigmasının içinde değiştirilemez.Oyunun kurallarını değiştirmek için bu kuralların dışına çıkmak gerekir.Mevcut yapılan içinde yetişmiş ve bütün kariyerlerini bunları nasıl kullanacaklarını öğrenmeye yatırmış olanlar için bu  çok zor birseydir.&lt;br /&gt;         Paradigmamızı değiştirmek için beyinlerimizi yeniden kurmamız gerekir.Bizler ancak bir felaketle karşılaştığımızda,eski yapılar kesinlikle işlemez hale geldiğinde, paradigmamızı değiştirmeye eğilimli oluruz.Paradigmamızı değiştirmemiz, düşüncemizin temelinde yatan düşünce biçimini değiştirmemiz anlamına gelmektedir.Paradigmasını değiştirmek isteyenler;&lt;br /&gt;                   kendilerini,&lt;br /&gt;                   dünyayı,&lt;br /&gt;                   insan ilişkilerini&lt;br /&gt;bütünüyle yeni bir tarzda görmeye başlamaları gerekir.Kısaca odadaki eski mobiyaların yerini değiştirmekten çok odanın kendisini değiştirebilecek konuma gelinmiş demektir.Bunun anlamı, yeni bir tarzda düşünmeyi öğrenmek beynin bütün düşünme kapasitesini kullanmayı bilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                "Hemen değilse ne zaman?"&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;                 "Eğitimde en zor olan şey,yanlış bilgiyi doğruyla değiştirmektir."&lt;br /&gt;           Selamlar(selami)&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-2723088231762735275?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/2723088231762735275/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=2723088231762735275&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2723088231762735275'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2723088231762735275'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/06/hemen-deilse-ne-zaman.html' title='Hemen değilse ne zaman?'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-3951753624648022242</id><published>2008-06-14T13:36:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:58.821-08:00</updated><title type='text'>Aytmatov:Türk öğretmenler bana roman kahramanlarımı hatırlatıyor</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFQsN-Y3IuI/AAAAAAAAAF4/Uj43L2GL6EM/s1600-h/aytmatov.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211839287371703010" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFQsN-Y3IuI/AAAAAAAAAF4/Uj43L2GL6EM/s400/aytmatov.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#990000;"&gt;Türk öğretmenler bana roman kahramanlarımı hatırlatıyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Dağların kucağında bulunan benim ülkemin adı Kırgızistan. Eskiden beri halkımız yazıp çizse de bunların hiçbiri genel eğitim niteliği taşımamıştır. Çocuklarının eğitiminde daha çok büyüklerin güzel sözleri, tabiatın özü ve folklor eserleri kullanılagelmiştir. Bunda dinin de az çok rolü vardır. Sovyet döneminde eğitim Kırgızlar arasında toplu bir nitelik kazanmıştır. Bilim ve teknolojinin gelişmesine rağmen o dönemin sonlarına doğru bütün toplum kucaklayıp gelişememiştir. Bunun esas sebebini, Sovyet halkını, dünyadaki gelişmelerden uzak tutarak Batı ve Doğu medeniyetini SSCB adındaki büyük oluşuma getirmemek için gösterdikleri büyük çabada görüyorum. Dünya başka yolla ilerlerken biz kendi yolumuzu bulamadan takılıp kaldık. Bu durum, totaliter-merkezî ve dünyaya kapılarını kapamış ülkelerin büyük bahar buzları gibi eriyerek ayrı ayrı kendi başlarına buzdağına dönüşmelerine sebep olmuştur.&lt;br /&gt;Bizim buzdağına en önce Türkiye Cumhuriyeti'nin, özellikle de eğitim alanında faaliyet gösteren, geleceği düşünen, gelişmeye açık insanlarının el uzattıklarını nasıl unutabiliriz? O zamanki cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal'ın dehası önünde tekrar tekrar eğilerek teşekkür etmemiz gerek. Çünkü bu adam, Mustafa Kemal Atatürk'ün vasiyetlerini yerine getirerek, kendi vatandaşlarının ata yurtlarına temiz kalp ve iyi niyet ile gelmelerine imkân sağlamıştır. Ben son yıllarda büyükelçi sıfatıyla Avrupa'da uzun süredir bulunuyorum, ihtiyar Avrupa'dan biraz boş vakit bulduğumda hemen ata yurduma, Kırgızistan'a gidiyorum. Vatanıma gelir gelmez ne tür gelişmeler ve yenilikler var diye soruyorum. Güzellikleri ve yenilikleri görünce kıvanç duyuyorum. Onların biri de Kırgız-Türk liseleridir. Her gittiğimde öğrencilerin ne kadar kaliteli eğitim aldıklarını görüp seviniyorum, okulları dolaşıyorum ve öğretmenlerle sohbet ediyorum. Benim en çok hoşuma giden şey, bu okullarda okuyan öğrenciler dört dilde; İngiliz, Türk, Rus ve Kırgız dillerinde akıcı konuşabiliyorlar, çağın dili olan bilgisayarda ise istedikleri işlemleri yapabiliyorlar. Bu okullar demokrasiye yöneldiğimiz, Batı ile Doğu'nun yarışarak ilerledikleri bu dönemde çağın ve günün anlamını, şeklini arayıp bularak gelecek nesillerimize tüm gücüyle sunan eğitim kurumlarıdır. Çağdaş dünyada insanlığa nasıl bir eğitim lazım ise, hangi bilim dalının geleceği var ise, insanlığın terbiyesinde hangi sıfatlar gerek ise, onların hepsini bu Sebat Kırgız-Türk liselerinin öğretmenlerinin, terbiyecilerinin vermeye muktedir olduklarını görebiliyorum. Gençlerimiz kesinlikle çok şeyler biliyor ve öğreniyorlar. Ben okul müfredatını incelediğimde bugün ve gelecek için aktüel olan ilim ve bilimi vermeye yönelik olduğunu gördüm. Bu okullarda her yönden çağdaş gelişmeye yönelik terbiye veren, eğiten öğretmenlere ve terbiyecilere bir büyük olarak her zaman başımı eğerek şükranlarımı sunuyorum. Bu okullar, Kırgız-Türk-Sovyet eğitim bilimi ile beraber tarihî ve çağdaş pedagojileri kaynaştırıp tüm dünyanın gelişmeye açık eğitim standartlarını Aladağlar (Tanrı Dağları) bölgesine getiriyorlar. Kırgızistan'ın, eğitim alanında dünyanın globalleşme sürecine 'Sebat' eğitim kurumlarının liseleri aracılığıyla girdiğini görüyoruz. Bu liselerin öğrencileri her sene uluslararası dünya bilim olimpiyatlarına katılarak 1.lik, 2.lik ve 3.lük gibi başarılara ulaşıyorlar. Geçmişte bunun gibi olaylara az rastlanırdı. Bu da Kırgız-Türk liseleri ile gelen başarının bir parçası, Aladağlar bölgesindeki erkek-kız bütün öğrencilerin dünya standartlarında eğitim aldıklarına dair delillerden biri, globalleşme denilen sürece katılmanın hızlandırılmış yoludur. 'Sebat' liselerinde şimdi üç binden fazla öğrenci eğitim görmekte ve buraları kazanabilmek için büyük rağbet var, bir kontenjana elli öğrencinin müracaatı, onların değerinin yıl geçtikte arttığının işaretidir.&lt;br /&gt;Sebat liselerinde okuyan öğrenciler, dünyanın en son gelişmelerinden olan internet ile beraber, teoride gördüklerini pratikte de uygulama imkânına sahiptirler. Bu okulların mezunları, seçmiş oldukları branşlarında yurtdışında eğitimlerine devam etmektedirler. Örneğin, bugüne kadar 'Sebat'tan mezun öğrencilerin % 30'u Avrupa'da, % 8'i Amerika'da, % 4'ü Güney Asya ülkelerinde, % 15'i BDT'de, % 43'ü Kırgızistan'da yükseköğretim kurumlarında okumaktadırlar. Mezunların hemen hemen hepsi yüksek eğitim alıyorlar ve öğrencilerinin de terbiyeli ve edepli oluşu övünebilecek bir durumdur. Üniversitelerini tamamlayan öğrencilerimizin, vatanları olan Kırgızistan'da, ya kendi liselerinde ya da diğer alanlarda çalıştıklarına şahidim. Öğretmenler sınav ile işe alınır, Türk öğretmenler Kırgız öğretmenlerle, Kırgız öğretmenler de Türk öğretmenlerle ders verme teknik ve tecrübelerini paylaşarak, öğreterek, öğrenerek bu yönden büyük kazanç elde ediyorlar.&lt;br /&gt;Kırgız-Türk liselerindeki öğretmenlerin idealleri uğruna yapmış oldukları fedakârlıklar, her türlü zor şartlara rağmen yılmayışları, bana roman kahramanım Öğretmen Duşen'i hatırlatıyor. Kırgız-Türk liseleri gibi eğitim müesseseleri, Orta Asya'daki Türkî cumhuriyetlerde, Sibirya bölgesindeki Türkçe konuşan halklarda, bir başka deyişle Anadolu Türklerinin ata yurtlarında, aktif bir şekilde açılıyorlar. Bunu da bizim yakınlığımızın, kardeşliğimizin derin köklerini ispatlayan bir olay olarak görüyorum. Bu fedakâr öğretmenler, Ak Gemi romanımda kaybolan çocuğu değil, Ak Asya'da kaybolmuş bir nesli arıyorlar. Ak Gemi'de kaybolan çocuğun nerede olduğunu kimse bilemez. Ama Ak Asya'da kaybolmuş bir neslin nerede olduğunu söylemem mümkün. İşte bu okullarda.&lt;br /&gt;Not: Hafta içinde kaybettiğimiz büyük yazar Cengiz Aytmatov'un, kurucu üyesi ve onursal başkanı olduğu Diyalog Avrasya Platformu için kaleme aldığı yazı.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-3951753624648022242?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/3951753624648022242/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=3951753624648022242&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/3951753624648022242'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/3951753624648022242'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/06/aytmatovtrk-retmenler-bana-roman.html' title='Aytmatov:Türk öğretmenler bana roman kahramanlarımı hatırlatıyor'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SFQsN-Y3IuI/AAAAAAAAAF4/Uj43L2GL6EM/s72-c/aytmatov.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-5763774016992598966</id><published>2008-06-14T13:34:00.000-07:00</published><updated>2008-06-14T13:35:08.235-07:00</updated><title type='text'>Fazıl Hüsnü  Dağlarca: Türkçe içinizde çağlayan ses olsun</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#990000;"&gt;Fazıl Hüsnü  Dağlarca: Türkçe içinizde çağlayan ses olsun&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Türkçe olimpiyatlarına katılan ve çok güzel Türkçe konuşan 5 genç, Türk şiirinin yaşayan en büyük şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı evinde ziyaret etti. Ziyaretin en duygulu bölümünü Dağlarca’nın gençler için yazdığı şiir oluşturdu.&lt;br /&gt;Türkçe Olimpiyatları’na katılan 100 ülkeden yaklaşık 550 öğrenci, Türkiye’de devlet erkanından, sanatçı ve gazetecilerden pek çok önemli isim tarafından kabul edildi. Bu ziyaretlerin en anlamlılarından biri de Türk şiirinin yaşayan en büyük şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca ile yurtdışındaki Türk okullarında okuyan 5 farklı ülke gencinin buluşmasıydı. Yabancı çocukların çok iyi Türkçe konuştuğunu görünce duygulanan Dağlarca, “Türkçe, içinizde çağlayan ses olsun. Sizler sayesinde bu ses bütün dünyada yankınsın.” temennisinde bulundu. 100 yaşına merdiven dayayan Dağlarca; Amerika, Kolombiya, Moldova, Afganistan ve Estonya’dan gelen gençlerle şiir konuştu, Türkçenin ayrıcalıklı bir dil olduğunu anlattı. Dağlarca’nın gençlere bir de sürprizi vardı. Çocukların ziyarete geleceğini bir gün önce öğrenen şair, gece onlar için yazdığı bir şiiri hediye etti. Çocuklara da bu şiirin başka bir yerde yayınlanmayacağını söyleyip, ülkelerine döndüklerinde okullarının dergilerinde yayınlanmasını istedi.&lt;br /&gt;Türkçe sevdalısı gençlere Türk dili öğrenmenin güzel; ama aynı zamanda zor olduğunu söyleyen Dağlarca, bu dili öğrenmek için önce edebiyatını derinden incelemek gerektiğini üstüne basa basa vurguladı. Türk edebiyatının sadece Cumhuriyet’ten sonra yazılanlarla sınırlı kalmadığını belirten Dağlarca, gençlerden divan edebiyatının odalarına girmelerini istedi. Türkçeyi, grameri mükemmel bir dil olarak nitelendiren usta şair, bu kurallara uymanın insanı yazıda, şiirde ve bilimde sesli kılacağını ifade etti. “Ben her şiirimi yazdığımda Türkçeyle ilgili bir adım daha atmış oluyorum” diyerek mükemmel Türkçe bilen birinin eğitiminin yarısını elde etmiş olacağını vurguladı.&lt;br /&gt;Fazıl Hüsnü Dağlarca, Türk edebiyatına meraklı gençlere şiir yazmanın inceliklerini de sıraladı. “Şiir yazmak o dilin içinden altın çıkarmaya benzer” diyen Dağlarca, genç şairlerin Türklerin tarihsel gelişimini bilmediği ve şiiri yaşamadıkları için iyi yazamadıklarından yakındı. Dağlarca, bir insanın şiir yazarken kendi mezarı üstüne kitabe yazma hissini duyması ve kendinden sonra o sözcüklerle yaşayacağını umması gerektiğine dikkat çekti. “Karşılığında bir yaşam verilmemiş her bir çaba değersizdir” diyen şair, gençlere şiir veya düz yazı yazmak için tüm hayatlarını bu işe vermeleri gerektiğini öğütledi.&lt;br /&gt;Türkçe meraklısı gençlerin ‘Hangi şairleri okumamızı tavsiye edersiniz’ sorusuna dev çınar, Ahmet Muhip Dranas ve Cahit Sıtkı Tarancı’yı örnek gösterdi. Bu iki şairin Türkçenin dibini kazdığını anlatan şair ‘Cahit Sıtkı akşama kadar 5 satır şiir yazardı ve şiire bir kelime eklemek için saatlerce düşünürdü” yorumu yaptı. Cumhuriyetten bu yana büyük yazar sayısının 10 kişiyi geçmediğine, ancak kayıtlarda 10 bin kişi bulunduğuna değindi. Günümüz gençlerinin kendilerini gerçek şair Falih Rıfkı Atay’dan daha üstün saydıklarından da yakındı.&lt;br /&gt;DİLEK GÜRAY&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://cumaertesi.zaman.com.tr/?bl=8&amp;amp;hn=5588"&gt;http://cumaertesi.zaman.com.tr/?bl=8&amp;amp;hn=5588&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-5763774016992598966?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/5763774016992598966/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=5763774016992598966&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5763774016992598966'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5763774016992598966'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/06/fazl-hsn-dalarca-trke-iinizde-alayan.html' title='Fazıl Hüsnü  Dağlarca: Türkçe içinizde çağlayan ses olsun'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-2559627857638010692</id><published>2008-05-11T10:11:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:59.069-08:00</updated><title type='text'>EDEBİYATIN GÜCÜ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SCcpo7KcDxI/AAAAAAAAAFw/UuqalsZNlnE/s1600-h/290_4_1280x1024.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5199170077875506962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SCcpo7KcDxI/AAAAAAAAAFw/UuqalsZNlnE/s400/290_4_1280x1024.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.yagmurdergisi.com.tr/"&gt;Yağmur Dergisi – Ocak, 1999&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#990000;"&gt;EDEBİYATIN GÜCÜ&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Nazım ve nesir yoluyla hâle ve duruma göre söylenen ya da yazılan zarif, ölçülü, âhenkli, dil kurallarına uygun sözler veya bu çerçevedeki sözlerden bahseden ilim diyebileceğimiz edebiyat; aslında terbiye, nezaket, zarafet ve haddeden geçme, kıvama erme mânâlarına hamledeceğimiz “edeb” kökünden gelmektedir. Ama, daha çok da, insanın hayat tarzı, yaşama üslûbu, sîretiyle alâkalı ve onun kalbî, ruhî hayatının inkişaf ettirilmesine vesile bir amel diye yorumlanagelmiştir. Bu mânâdaki edebin tahlil edileceği yerse, ya ahlâk kitapları ya da tasavvuf risaleleridir. Örfî mânâdaki edebiyatın, bu anlamdaki edeble doğrudan doğruya değil de, dolayısıyla bir münasebeti vardır.&lt;br /&gt;Biz burada o münasebeti sükut geçerek, edebiyat sözcüğünden anladığımız mânâya kapı aralama ölçüsünde küçük bir menfez açmak istiyoruz. Boyumuzu aşkın böyle bir konuda ifade edeceklerimize değil de, niyetlerimize bakılmalıdır. İtiraf etmeliyim ki, bizim gibi dar ufuklu insanlar, kendi sahalarında bile bir şeyi tam ve doğru düşünemedikleri gibi, doğru düşünebildiklerini de tastamam seslendirebilmeleri oldukça zordur. Bence böyle bir mülâhazayı tâmim etmek de mümkündür. İmam Şafiî, “el-Ümm” kitabını, kendisi ve daha başkaları defaatle tetkik ve tashih ettikten sonra, yine rahatsızlık duyabileceği bazı hususlarla karşılaşınca, ellerini kaldırıp Allah’a yönelir ve O’nun nurefşân beyan mecmualarının dışında hiçbir kitap ve kitabetin kusursuz olamayacağını itiraf eder.&lt;br /&gt;Evet, O’nun kelâmına dayanmayan ve O’nun nurunun ziyasıyla aydınlanmayan en nâdide yazı âbidelerinin, en şahane sanat eserlerinin, en beliğ beyanların, en göz kamaştırıcı tasavvurların ihtiva ettikleri dilrubâ keyfiyetler dahi tamamen izafîdirler ve O’na ait güzelliklerin birer yansıması, birer aks-i sadâsı olmaları itibarıyla herhangi bir kıymeti haiz olsalar da, kat’iyen, zatî ve kendilerinden bir değer ifade ettikleri söylenemez.&lt;br /&gt;Ne var ki, bunun böyle olması, hiçbir zaman bizim şevkimizi kırmamalı ve çalışma azmimizi de felç etmemelidir; etmemelidir ve biz, her şeye rağmen hep düşünmeli, söylemeli, plânlamalı, plânladıklarımızı gerçekleştirmeye çalışmalı ve bütün bunları yaparken de bazen yanlışlıklar yapabileceğimizi, çok defa hata ve kusurlara girebileceğimizi kat’iyen hatırdan çıkarmamalıyız. Evet, insan olarak elbette ki, bazı yanlışlıklarımız olacak; bunları anladığımızda hemen tashihe gidecek, eksiklerimizi telafi etmeye çalışacak ve usûl-i fıkıhta ki ifadesiyle sürekli “eşbeh”i1 takip edeceğiz; edecek ve tespitlerimiz isabetli olsa da olmasa da, Hak katında beşerî idrak ve içtihada açık sahanın hakkını vermeye çalışacağız...&lt;br /&gt;İşte bu perişan mütalâaya da bu mülâhaza ile bakılmalıdır. Yoksa nerede edebiyat nerede biz..! Daha önce “Beyan” başlığı altında, sözün, insanoğlu ile doğduğunu, insanoğlu ile geliştiğini ve onun çok önemli bir derinliğini teşkil ettiğini ifade etmeye çalışmıştım... Evet beyan, tarih boyu, düşünce imbiklerinden geçe geçe, söz sarraflarının elinde işlene işlene mukadder kemaline erdi ve bir gün geldi bugün edebiyat dediğimiz şey oluştu. Bu itibarla da denebilir ki, edebiyatın bugünü dünden daha parlak olduğu gibi, yarını da bugünden daha parlak olacaktır veya parlak olmalıdır. Evet, bir münasebetle Üstad Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, insanlık sonunda bütün bütün ilme yönelecek; yönelecek ve gücünü büyük ölçüde ilimden alacak; ihtimal o zaman söz ve ferman tamamen ilmin eline geçecek... İşte ilmin bu ölçüde gelişme gösterdiği bir dönemdedir ki, fesahat ve belâgat da zirveleşerek kıymetler üstü kıymete ulaşacaktır. Muhtemel, böyle bir dönemde insanlar, düşüncelerini birbirlerine kabul ettirmek için daha çok dil silahını kullanacak, ifade zenginliğiyle onların gönüllerine girmeye çalışacak ve edebiyatın sihriyle ruhları fethedeceklerdir.&lt;br /&gt;Hazreti Âdem’de icmalen tecellî eden ilim ve beyan hakikati, Kur’ân vesayetinde Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’la tafsile ulaşmış, beklenen meyvesini vermiş ve hükmünü tam icra etmiştir. Şimdi eğer dünya, daha bir süre devam edecekse, önümüzdeki yıllarda ilmin, nihâî hızına ulaşmasına karşılık, dil de, en güçlü hatipleri ve en zengin hutbeleriyle hemen her mahfilde ona tercüman olma seviyesine yükselecektir.&lt;br /&gt;Evet her zaman, ihtiyaç ve zaruretlerin bağrında beslene beslene gelişen beyan, aynı ortamda son bir kez daha sultanlığını ilan ederek, sözünü herkese ve her şeye dinlettirip, bir kere daha gücünü ortaya koyacaktır. İsterseniz siz buna, inkişaf etmiş Kur’ân Çağı’nın yeniden yaşanması da diyebilirsiniz.. hakikat aşkıyla ilim aşkının, anlama sevdasıyla anlatma tutkusunun, insanî değerlerle onları takdirin iç içe yaşandığı bir Kur’ân Çağı. Bu arada şu hususun vurgulanmasında da yarar görüyoruz; geleceğin düşünce mimarları, dil üstadları, ne yapıp yapıp bizim perişaniyet ve yetersizliğimize emanet edilmiş bulunan beyana sahip çıkmalı, onun dilindeki bağları çözmeli ve kendi düşünce dünyamız hesabına mutlaka ona, kendini ifade edebilme imkânı hazırlamalıdırlar. Yoksa, daha uzun süre bülbül nağmeleri beklediğimiz yerlerde hep saksağan sesi dinleyecek ve gül yolunda dikenlerin iz’âcından bir türlü kurtulamayacağımız açıktır.&lt;br /&gt;İnsandaki beyan gücü ve ifade zevki bugüne kadar hep edebiyat atmosferi ve edebî düşünce vesayetinde gelişmiş, kıvama ermiş ve oturaklaşmıştır. Ancak, edebî düşünce veya edebiyat derken bundan ne anladığımız, ne anlamamız lâzım geldiği de oldukça önemlidir. İnsanoğlu, dünden bugüne, duygu, düşünce ve gönül vâridâtını sözlü ya da yazılı edebiyatın yanında, sinema, tiyatro ve sembolik resimlerle de ifade edegelmiştir. Konu, söz ve yazının dışına taşınca tabiî olarak, kelimelerin, cümlelerin yerlerini de jestler, mimikler, sesler ve daha başka enstrümanlar almıştır; almıştır ama, bunlar hiçbir zaman söz ve yazının yerini dolduramamışlardır; zira bir milletin, kendi edebiyatını kendine has çerçevesiyle inkişafa açık bir zeminde korumasının, koruyup her zaman onu millet fertlerinin başvuracağı bir kaynak hâline getirmesinin, sonra da imkânlar elverdiği ölçüde bu kaynağı yaygınlaştırarak bütün bir toplumun millî üslûbu, müşterek sermayesi; gelecek nesillerin de beyan mezraası, söz âbidelerinin meşheri olarak, mâşerî vicdanın emanetçiliğinde, millî hafızanın bekçiliğinde kendi orijiniyle devam ettirmesinin en selâmetli yolu yazı ile tescil ve tesbit olsa gerek...&lt;br /&gt;Bu bakımdan, edebiyat derken, biz onu her zaman yazılı ya da sözlü kelimelerin, cümlelerin sihirli dünyasında aramış ve onunla tanışıp hâlleşmeyi de hep kitapların, mecmuaların sahifeleri arasında gerçekleştirmişizdir. Anlatılmak istenen herhangi bir konuda ister belli bir üslûp takip edilsin, ister edilmesin; ister ortaya konan eser bir sanat kaygısıyla ele alınmış olsun, ister sade bir üslûpla ifade edilsin; ister hedef kitle olarak dar bir kesim düşünülsün; ister büyük kalabalıklara hitap edilsin, edebiyat denilince akla gelen yazılı edebiyattır.&lt;br /&gt;Edebî olarak ele alınıp işlenen konunun bir din, bir düşünce, bir felsefe ya da bir doktrin olması fark etmez; edebiyat, insanlığın tarih boyu elde ettiği bilgi birikimini nesilden nesile aktarabilmenin, dünü bütün derinlik ve zenginlikleriyle şimdilerde de duyup hissedebilmenin, mazi ve hâli realitenin iki buudu, geleceği de onun izafî derinliği şeklinde zevk edebilmenin en önemli yollarındandır.&lt;br /&gt;Ne var ki her millet, evvelâ kendi millî ve dinî kaynaklarını esas alıp, sık sık onlara müracaat etmeli; kendi millî hafızasının özünü, usaresini öne çıkararak onu bir temel unsur kabul etmeli, hatta bunları, edebî duygularını ve sanat telakkilerini resmetmede bir kanaviçe gibi kullanmalıdır ki, kendi edebiyatının ruhunu tahrip etmesin ve kendi duygularını, düşüncelerini, ilhamlarını seslendirmede yabancı enstrümanlara ihtiyaç duymasın. O, böyle yapıp kendi kültür değerlerini birer atkı olarak kullandıktan sonra, çağının yorumlarını da yanına alarak genişlemesinde, derinleşmesinde ve evrenselliğe yürümesinde herhangi bir sakınca olmasa gerek.&lt;br /&gt;Aslında, millî hafıza, millî kültür esas alınıp, bize ait kaynaklar da net olarak ortaya konmak suretiyle kayma noktaları önlendikten sonra, evrensel değerlere karşı lakayt kalmak; genişi daraltmak, büyümeyi durdurmak, canlıyı cankeş etmek, imrendirme ve özendirme konumundan imrenme ve özenme derekesine yuvarlanmak demektir ki, bugün üçüncü dünya ülkelerinin durumu, bunun en canlı örnekleriyle dolup taşmaktadır.&lt;br /&gt;Bu ülkelerde bazen törelere takılarak, bazen yöre anlayışlarının tesirinde kalarak, bazen de yabancılaşma endişesine karşı duyulan -bu biraz tabiî de olabilir- tepkiden ötürü edebiyat adına hep bir tevakkuf yaşanmış; açılma hareketleri büyük ölçüde durmuş, genişleme tefritlere, tepkilere feda edilmiş; hatta zenginleşme gayretleri fantastik bulunarak, çok önemli bir kısım vâridât kaynakları kurutulmuştur. Dahası, bazı zamanlarda, edebiyat alanı daha da daraltılarak, bir bölge, bir yöre ve bir lehçeye incirar ettirilmek suretiyle hem gelişmeye açık dallar kesilmiş, hem de edebiyat alanı tımar edilip işlenmediğinden dolayı kök kurutulmuştur ki, böylece millî olanın gelişmesi engellenmiş ve taşra köşelerinden herhangi birinin anlayışı ihya edilerek dünyada saygın bir dil hâline gelme yerine, küçük bir coğrafyanın sesi-soluğu olarak kalınmıştır ki buna, kendimizi unutulmaya salma da diyebiliriz.&lt;br /&gt;Aslında, durgunlaşan, yaşama aktivitesini kaybeder; gelişmeye açık olmayan da kurur.. olduğu gibi kalan zamanla devrilir.. meyve vermeyen de ölür. Bu mülâhazalar, sadece edebiyatla alâkalı da değildir; bu husus dinden düşünceye, sanattan felsefeye kadar hemen her mevzuda söz konusudur.&lt;br /&gt;Kaldı ki edebiyat, sadece insanlar arasında yazı yazma ve söz söyleme sanatlarıyla laf ebeliği yapmak, beğenilen sözler üretmek mesleği de değildir; o, belâgat ve fesahat buudlarıyla, söz söyleme sanatını sevimli hâle getirerek, gündelik dili en temiz, en nezih, en sevimli ve kalıcı malzemeyle beslemenin, süslemenin, zenginleştirmenin suyu-havası, incisi-mercanı ve kullandıkça, harcadıkça çoğalan hazinesidir.&lt;br /&gt;Edebî mülâhazalar ile düşüncelerini işleyen bir nâzım ya da nâsir, kelime zenginliği, ifade mûsıkîsi ve üslûp asaletiyle her zaman bir gaye, bir mazmun etrafında canlı-cansız söz ve sözcükleri harekete geçirerek, bunlardan bir beyan âbidesi kurmayı hedefler. Böyle bir hedefe yürürken de, seçip yerli yerine yerleştirdiği her kelime ve cümleyi, umumî maksadın âdeta notaya göre seslendirilmiş birer nağmesi gibi, ses verecek şekilde yerleştirir. Bu sesler, bu nağmeler bir yandan ille-i gâiyeleri olan mazmuna tercüman olurken, diğer yandan da yazarın düşünce tarzını, genel temayüllerini ve ruh hâlini aksettiren birer fon müziğine dönüşür. Evet, iyi bir söz üstadının ortaya koyduğu lirik bir nazımda, kelimelerin onun heyecanıyla inler gibi olduğunu duyarız. Destan duygularıyla köpürmüş edib bir sineden fışkıran kelime, cümle ya da mısralar, kulaklarımızda mehter sesi gibi yankılanır. Üstadça ortaya konmuş bir dramada bütün söz ve sözcükler, ruhlarımızın derinliklerinde dramatik bir hâdisenin sesi-soluğu gibi tınlar.. evet bir edebiyatçı, her yerde gündelik duygularla kendini ifade eden sokaktaki adamdan çok farklı düşünür, farklı değerlendirir, farklı yorumlarda bulunur ve her zaman seviye peşinde koşup, gelecek nesillere, severek tevârüs edip saygı duyacakları bir miras bırakmaya çalışır. İşte bu yönüyle de o, her zaman bir üstad, diğerleri birer çırak; o bir mimar, ötekiler de birer işçidir.&lt;br /&gt;Aslında, gündelik dilin de edebî dil gibi kendine göre bir güzelliği, rahatlığı, hoş bir albenisi ve saf zevke açık bir tabiîliği vardır. Ne var ki, edebî dildeki şiiriyet, mûsıkî, âhenk, iç içe mânâlar armonisi ihtiva etme gibi özellikleri ve her zaman mevzuun bütünüyle, cümle ve kelimeler arasındaki münasebetin gözetilmesi gibi mümarese, zevk ve bedîiyât istidadından kaynaklanan öyle bir fâikiyeti vardır ki, o istidatta olmayanların bunları duyması, zevk etmesi şöyle dursun, bazen anlamaları bile çok zordur.&lt;br /&gt;Bununla beraber, edebî üslûbu, bir üst sınıfın ya da aristokrat bir kesimin dili saymak da doğru değildir. Aksine onu, iç zenginliğiyle, değişik îmâ ve işaretleriyle, “müstetbeâtü’t-terâkîb” diyeceğimiz umum hey’et ve terkibin ifade ettiği tâli derecedeki mânâlarıyla olmasa bile, şöyle-böyle her seviyedeki insan mutlaka anlayabilmeli; anlayıp, belli ölçüde de olsa o kaynaktan beslenebilmelidir. Bu suretle, onlar da zamanla duygularını, düşüncelerini daha rahat ifade edebilme konumuna yükselir ve konuştuğu lisanın hareket alanını genişleterek, dilde daha yüksek bir manevra kabiliyetine ulaşabilirler. Tabiî bu arada, onlar da lisan adına bildikleri şeyleri daha bir pekiştirerek, anlayabildikleri ölçüde usûlüne uygun ilavelerde bulunarak dillerini zenginleştirir ve düşünce ufuklarına yeni yeni derinlikler kazandırmış olurlar.&lt;br /&gt;Ne seviyede olursa olsun, bugün hemen hepimizin konuştuğu dil, nesiller boyu sessiz sessiz hafızalarımıza yerleşen, ruhlarımızca benimsenen usta şair ve nâsirlerin ortak gayretlerinin ürünüdür. Kim bilir bugüne kadar, bu söz üstadları, hem de bir kuyumcu hassasiyetiyle, kelime cevherlerinden ne beyan takıları, ne söz gerdanlıkları hazırlayıp bize armağan ettiler de, belli ölçüde de olsa biz şimdilerde hep o zenginlikle kendimizi ifade edip duruyoruz. Herkes, onların ortaya koyduğu bu söz âbidelerini ve bu âbidelerin ruhundaki estetik derinliği anlamasa da, biz hepimiz onları hep sevmiş, takdir etmiş, beğenmiş ve “Daha yok mu?” diye sürekli beklenti içinde bulunmuşuzdur. Zaten işin bu kadarını duyup hissetmek için de, ne edibin sanat endişesini, ne inşâ gücünü, ne fikir sancısını ne de eserini plânlamadaki başarısını, “Cevahir kadrini bilen bir cevher-fürûşân” gibi bilmeye gerek yoktur.&lt;br /&gt;Evet, söz sultanları diyebileceğimiz edebiyatçılara, kitleler, her zaman güven duymuş, onların gayretlerini alkışlamış, mesailerini takdir etmiş ve çok defa bu takdirlerini de, onları taklitle ifade edegelmişlerdir. Öyleyse ediblere düşen de odur ki, bütün söz söyleme yeteneklerini, sanat kabiliyetlerini her zaman hakkın, iyinin, güzelin emrine vererek, çırakları sayılan kitlelerin ruhlarını bâtıl tasvirlerle yaralamasınlar, onların saf düşüncelerini mülevves hayallerle kirletmesinler ve nefsanîlikleri resmederek onları cismaniyetin azat kabul etmez köleleri hâline getirmesinler. Çağın büyük mütefekkiri; ediblerin edebli olmaları lâzım geldiğini, Kur’ân’ın teklif ettiği edeb çizgisinde davranmaları gerektiğini vurgular ve kaynağı itibarıyla da bizim insanî yanımızın en önemli bir derinliği sayılan beyana karşı saygılı olmamızı tavsiye eder.&lt;br /&gt;Ayrıca ilmî üslûpta, aklî, mantıkî, hissî boşluklara meydan vermeyecek şekilde sağlam bir mantık örgüsü, sistemli bir düşünce ve muhkem bir ifade; hitâbî üslûpta delil ve burhanların öne çıkarılması, konunun çok defa heyecan eksenli götürülmesi, yer yer tekrarlara gidilmesi, gerektiğinde mevzuun müteradif lafızlarla beslenerek beyanın renklendirilmesi ve zaman zaman da iltifatlarda dolaşılarak söze canlılık kazandırılması gibi.. hususların birer esas sayılmasına karşılık, edebî üslûpta; ifadelerin canlılığı, dil kurallarına tam uygunluk, eda güzelliği, hayal zenginliği; ifrata girmeme şartıyla teşbihlere, temsillere, mecazlara, istiarelere, kinayelere yer verilmesi.. ve sözün fıtrîliğini bozmama kaydıyla cinas, tevriye, tıbâk, secâ, mukabele gibi.. bedîiyât unsurlarından yararlanılması da istihsan edilegelmiştir.&lt;br /&gt;Ancak her şeyde olduğu gibi bunlarda da ifrat, sözün tabiîliğini bozup beyan kevserini bulandıracağından, çok defa selim zevk sahipleri tarafından yadırganacaktır. Evet, Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi; “Lafız -mânânın tabiatı müsaade ettiği ölçüde- süslenmeli.. şekil, muhtevaya göre resmedilmeli; resmedilirken de mealin izni alınmalı.. üslûbun parlak ve revnakdar olmasına önem verilmeli, fakat gaye ve maksat da asla ihmal edilmemelidir.. hayal, geniş bir hareket alanıyla desteklenmeli, ancak hakikat de hiçbir zaman incitilmemelidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;DİPNOTLAR&lt;br /&gt;1 İçtihadî meselelerin Şarî’ nezdinde muayyen bir hükmü olmadığını iddia edenlerden bazılarının “Eğer bir hüküm olsaydı şu şekilde olurdu.” dedikleri nefsü’l-emirdeki hak demektir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-2559627857638010692?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/2559627857638010692/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=2559627857638010692&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2559627857638010692'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2559627857638010692'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/05/edebiyatin-gc.html' title='EDEBİYATIN GÜCÜ'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/SCcpo7KcDxI/AAAAAAAAAFw/UuqalsZNlnE/s72-c/290_4_1280x1024.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-6997781988719205297</id><published>2008-03-22T14:14:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:59.320-08:00</updated><title type='text'>İdealsiz Nesiller/A. Şahin</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R-V3S9GG35I/AAAAAAAAAFo/HZrmGvFAR9Y/s1600-h/05100641.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5180678113881153426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R-V3S9GG35I/AAAAAAAAAFo/HZrmGvFAR9Y/s400/05100641.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#cc0000;"&gt;İdealsiz Nesiller&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Nesilller kendilerine gösterilecek yüksek hedef ve ulvî ideallerle canlılıklarını korurlar. Hedefsiz, mefkûresiz kaldıklarında da kadavralaşır ve birer iskelet haline gelirler. Otlar, ağaçlar, hatta tabiattaki bütün varlıklar, canlı kaldıkları sürece çiçek açar, meyve verir ve faydalı olabilirler. İnsan ise; ancak yüksek ideâlleri, aksiyon ve mücahedeleriyle canlı kalır ve varlığını sürdürebilir. Hareketsiz bir uzvun kireçlenip kuruması, kullanılmayan bir maddenin paslanıp çürümesi ne ise hedefsiz, gâyesiz, dolayısıyla da hareketsiz kalan nesillerin, delik deşik olup gitmesi de aynı şeydir.&lt;br /&gt;Bir cemiyet, üzerinde kurulup geliştiği felsefe ve ma’nevî değerlere sımsıkı bağlı kaldığı müddetçe, ihtişam ve dinamizmiyle pâyidâr olur. Kendine has bu diriltici iklim ve bu esaslı kaidelerden uzaklaşmağa başladığı andan itibaren de içten içe kokuşup çürümeye ve dağılıp gitmeye yüz tutar. Onun içindir ki; millî vahdetimiz adına, millet fertlerinin, bir mihrab gibi her zaman etrafında toplanıp durdukları yüksek mefkûre ve mukaddes prensiplerin korunup kollanmasına ve “ilelebet” devam ettirilmesine milletçe gayret gösterilmelidir.&lt;br /&gt;Milletin ümit kâsesini elinde taşıyanlar, herşeyden evvel, nesillerin gönüllerini bu yüksek mefkûre ve ideâllerle donatarak, onları, Hızır çeşmesine giden yollara irşad etmelidirler. Dertsiz, davasız, gayesiz ve ideâlsiz nesillerin önce içten içe yanarak karbonlaşması, sonra da bir alev, bir tûfan haline gelerek, etrafındaki herşeyi yakıp yok etmesi tabiî ve kaçınılmaz olur. Bizler, şu son bir-iki asır içinde, bu türlü ölüm deliklerinin, hem de en korkunçlarına, defalarca maruz kalmış bahtsız bir milletiz. Dostun vefa bilmediği, düşmanın hıyanet ve cefadan usanmadığı hasret ve inkisar dolu bu dönemde, millet ağacı defalarca ırgalandı; cemiyetin ruh kökü tekrar tekrar baltalandı; yığınlar her dönemeçte başka başka devler ve gulyabânilerle karşı karşıya kaldı. Eğer bu çeşit çeşit ölüm ağlarına, her mâruz kalışımızda bir inayet eli imdadımıza yetişmeseydi, milletçe bu cehennem çukurlarından birine gömülmüş ve tarih sayfalarından ebediyyen silinip gitmiş olacaktık...&lt;br /&gt;Gelecek günlerde, bizleri nelerin beklediğini söylemeye ve bâtılı tasvir ederek, saf düşünceleri ümitsizlik içinde boğmaya gerek yok; millete, kendini yenileme yolları gösterilmeli ve istikbâli omuzunda bayraklaştıracak genç kuşaklar, ulvî hedeflere, yüksek ideâllere irşad edilerek gayesizlikten kurtarılmalıdırlar.&lt;br /&gt;Bu yüce vazife, mektepten mâbede kadar, bütün millî müesseselerde hassasiyetle benimsenmeli ve imkân elverdiği nisbette de kafa ve kalb izdivacına muvaffak olmuş, aydın ve hasbî ruhlara gördürülmelidir. Zîra, mürşid ve muallim evvelâ kendi ruhunda hakikate eren, sonra da sînesinde tutuşturduğu ilham kıvılcımlarını, çıraklarının gönüllerine boşaltan olgun insandır. Evet, kâinatın dört bir bucağından gelen İlâhî tayflarla, dimağını aydınlatamamış ham ruhların, kitleleri insanlığa yükseltme yolunda yapacakları hiçbir şey olamayacağı gibi, düşünce dünyası itibariyle etrafını saran şüphelere “pes” demiş derbeder gönüllerin de talebelerine verecekleri herhangi bir şey yoktur. Olsa olsa böyleleri; kuvvetin temsil edildiği müesselerde, geçmişe ait destan ve türkülerle teselli olur; dînî hayat adına folklör ve merasimlere sığınır ve insanoğlunun Yüce Yaratıcı’yla olan münasebetlerinde, başkalarına ait menkıbelerle gürler, onlarla kendilerinden geçerler; ama kat’iyyen, ilhamları coşturucu, ruhları kanatlandırıcı ve yüreklere fer verici olamazlar.&lt;br /&gt;Başkalarının destan ve menkıbeleriyle coşup teselli olmak, ferdî ve içtimâî sorumluluğunu yerine getirmemiş, âciz ve aşağılık duygusuna kapılmış kimselere has marazî bir keyfiyettir. Bu hastalığa mübtelâ olmuş bir cemiyette, fâtih-ruh yerini, geçmişi destanlaştıranlara, sırf eskiye ait türküleri mırıldananlara ve bütünüyle marşlara gömülüp gidenlere bırakır. Böyle bir toplumda dînî düşünce ve dînî mükellefiyetler, aşk ve heyecan mahrumu sefil bir gürûhun inhisarında, folklor haline getirilerek yığınları eğlendirici ve dinlendirici bir festivâl halini alır. Ve yine böyle bir cemiyette, kalb ve ruhun derece-i hayatına1 giden bütün yollarda söz ve devran; görüşleri sığ, düşünceleri fakir, himmetleri meflûç, iç dünyaları karanlık ve başkalarının yaşadığı hârikaları hikâye etmekle teselli olan bir kısım haddini bilmezlere kalır.&lt;br /&gt;Evet, mâzi en üstün hislerle yâd’a getirilerek, atalarımıza ait kahramanlık türküleri gönülden heyecanlarla tekrar edilmeli; ruhuyla bütünleşerek başı yüce âlemlere ermiş kudsîler, sînelerimize taht kurup oturmalı; ama herşey bundan ibaret sayılmamalı ve hele kat’iyyen mezarlar ve mezar taşlarıyla teselli olunmamalıdır.&lt;br /&gt;Yiğitlik, önce serhadlarda destanlaşır, sonra türkülerin ruhuna siner. Hak-eri olma, aşk ve heyecanla kanatlanıp, sonsuzla münasebete geçenlerin elde edebileceği bir pâyedir; gerçeğe inanmışlık, dînî mükellefiyetleri en tabiî bir ihtiyaç şuuruyla ve hayatın gayesi, yaratılışın neticesi olarak kabul etmekle tahakkuk eder.&lt;br /&gt;Evet, hayâllerimizde ihtişama ulaşan geçmişle alâkalı her tablo, yeniden bizleri, bir ulu-millet olma yolunda harekete geçiriyor, sâye şevkimizi kamçılıyorsa, mukaddestir. Yoksa, günümüzle hesaplaşırken, mâziyi imdada çağırma gibi bir garâbet arz edecektir ki bu da ancak bir aldanma olur.&lt;br /&gt;Bizler, mazinin gür ve pürüzsüz soluklarını, günümüzün en renkli ve canlı besteleriyle seslendirip, insanlığa yepyeni bir nağme duyurma mecburiyetindeyiz. Bu nağme bütün hususiyetleriyle ideâlizme susamış, boşluktaki nesilleri geçmişin atlas renkli kubbesi altında ve yaşadığımız zamanın aydın ikliminde bir araya getirecek, bir millî ruh nağmesi olmalıdır.&lt;br /&gt;1) Derece-i hayat: Melekleşip ulvî hisleriyle yaşama...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-6997781988719205297?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/6997781988719205297/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=6997781988719205297&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6997781988719205297'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6997781988719205297'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/idealsiz-nesillera-ahin.html' title='İdealsiz Nesiller/A. Şahin'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R-V3S9GG35I/AAAAAAAAAFo/HZrmGvFAR9Y/s72-c/05100641.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-7828334145200477676</id><published>2008-03-22T14:06:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:59.453-08:00</updated><title type='text'>Maarifin Va’dettikleri/Dahhak</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R-V1NdGG34I/AAAAAAAAAFg/9eSj-sKO6lA/s1600-h/adobe-id-226asp6683144587.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5180675820368617346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R-V1NdGG34I/AAAAAAAAAFg/9eSj-sKO6lA/s400/adobe-id-226asp6683144587.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Maarifin Va’dettikleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ülke saadetinin sağlam ve ümit verici olması, bugünkü nesillerin ciddiyetle ele alınmasına ve geleceğe göre kalb-kafa bütünlüğü içinde yetiştirilmesine bağlıdır. Günümüzün talihsiz gençleri, aile ihmâlkârlığının bağrında hayata gözlerini açtı ve kendini insafsız bir çevrenin, merhametsiz hâdiselerin, öldürücü fikir akımlarının ve felç edici neşriyatın kucağında buldu. Yarınları omuzlarında bayraklaştıracak olan bugünün dinamik güçleri, hâlihazırdaki durumun boğucu tesirinden kurtarılarak onlara kendi irâdeleri ile var olma ve yaşama yolunu göstermek, zamanımızın idareci ve zimamdârlarına1 düşen rabbânî bir vazifedir.&lt;br /&gt;Yarınları kendilerine emanet edeceğimiz bu gençler, eğer irâdeleriyle var olma yolunda ciddî bir terbiye almaz veya alamazlarsa, diğer canlılar gibi, hatta daha aşağı bir seviyede, şehvet, hiddet, hırs misüllü alçaltıcı hislerin ve yetiştiği çevreden aldığı fena huyların baskısı altında kalır giderler ve bir daha da bu mahkûmiyetten kurtulamazlar. Şehvet, öfke, hırs ve verâset kanunlarının insan üzerindeki tesiri o kadar ciddî ve ağırlıklıdır ki; pedagojinin en yeni esaslarına göre, çok iyi terbiye görmüş gençlerde bile az çok kendisini hissettirmekte ve onları yanlış yollara zorlamaktadır.&lt;br /&gt;İşte terbiye, pek çok maksat ve gâyeler için insan mahiyetine yerleştirilmiş bulunan bu türlü hislerin, azgınlaştırıcı tesirini kırıp onları iyiye, güzele doğru yönlendirerek zararlı gibi görünen bu duygulardan insanî kemâlâta giden yolları keşfetmek ve fertte fazilet duygusunu, irâde metanetini, düşünce kabiliyetini, hürriyet aşkını geliştirmek içindir. Hakk’a esaret ma’nâsındaki hürriyet aşkını!..&lt;br /&gt;Şâyet, heves ve ihtirasların amansız pençesi altında hırpalanan nesillere, kendi ruhumuzu, iç dünyamızı aksettirici böyle bir terbiye verilmez, ahlâk ve fazilete giden yollarda onlara ışık tutulmazsa, milletimiz bugün de yarın da kargaşadan kurtulamayacaktır. Apaçık ortadadır ki kendi nesillerine soylu bir kültür ve irâdî terbiye veren milletler, geleceklerini teminat altına almış ve bütün mukaddeslerini emanet edecekleri en sağlam bekçileri keşfetmişler demektir. Çocuklarını ahlâk ve düşünce noktasında ihmâl eden cemiyetlere gelince; bunlar, yüksek değer ve mefhumlarıyla beraber, bütün bir milleti anarşi seylablarıyla baş başa bırakmış sayılırlar.&lt;br /&gt;Her milletin, hayatiyet ve bekâsıyla bu kadar ciddî münasebeti olan tâlim ve terbiye mevzuu, hemen her ülkenin en başta gelen mes’elelerindendir. Bilhassa milletlerin buhranlı anları sayılan geçiş dönemlerinde, bu husus daha da ehemmiyet arzeder. Bu türlü dönemlerde ülke şartlarını kavrayamama, icraâtında, hissi mantığın üstünde tutma, plânlarını içinde yaşadığı krizli dönemin baskısı altında hazırlama ve kitlelerin hayhuyuyla şaşkınlığa düşüp yol ve yön değiştirme, millî bünyeyi, bir daha belini doğrultamayacak şekilde ırgalayacak ve yerle bir edecektir. Değil bunlar gibi ciddî mes’eleler; bu mevzuda en küçük bir hata, en ehemmiyetsiz gibi görünen bir dikkatsizlik, az bir ihmâl dahi, milleti altüst etmeye yetip artacaktır... Aslında bugüne kadar cemiyet fertlerinin hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitmesi de hep iyi bir terbiye alamamış olmasından ve kültürsüzlükten kaynaklanmıştır. Yine de bu hassas nokta, daha az ehemmiyeti olan mes’elelerin yanında unutulup gidecekse “ya sabûr!” deyip bir hayli zaman daha Heraklit’imizi beklememiz icab edecektir.&lt;br /&gt;Kanaatimce, bugün en ciddî, en derin, en büyük mes’e-lelerden daha büyük, daha hassas bir mes’ele varsa, o da geleceğin nesillerini kendi ruh kökümüze bağlı olarak yetiştirmek ve onları her türlü yabancılaşmadan kurtarmak mes’elesidir! Buna göre, bugün talim ve terbiye adına gösterilecek her gayret, yarının emniyet ve saâdetini; her ihmâl ve lâkaytlık da geleceğin sefâlet ve perişaniyetini netice verecektir.&lt;br /&gt;Şu anda olsun, günümüzün mesûlleri, kitlelerin yıllar yılı perişaniyet ve derbederliğine sebebiyet veren hususları yeniden gözden geçirerek, ona göre bir bakış ve geleceğe aydınlık getirecek objektif bir anlayışla çocuklarımızın yetiştirilmesini ele almazlarsa, bu ülke ve bu millete çok yazık olacaktır.&lt;br /&gt;Şimdi olsun, dünü bugünle, bugünü de yarınla iç içe ve müşterek mütalâa edebilecek, çağını idrak etmiş nesiller yetiştiremezsek -maâzallah- zamanın insafsız dişleri arasında çiğnenip gitmemiz mukadderdir. Evet, bulunduğu muhitin şartlarına göre duygu ve aletlerle teçhiz edilemediğinden ötürü inkiraza uğrayıp giden canlılar gibi, yaşadığı devri idrak edememiş milletler de yerlerini, var olmaya daha müsait başkalarına bırakır, mahvolur giderler. Tarihte yok olup gitmiş milletlerle nesli tükenmiş bir kısım canlı fosiller, Yaratıcı Kudret’in aynı kanunlarını göstermesi bakımından ne müthiş bir tablodur!&lt;br /&gt;Mısır medeniyeti, Roma imparatorluğu, Endülüs kültürü, Osmanlı cihangirliği ve daha niceleri.. hep aynı gaddar dişler arasında çiğnenip gitmişlerdir. “İşte onlar, işte perişan yurtları!!” sönük bir renk, ölgün bir iz ve etnoğrafik bir kısım enkâz... Genç nesilleri belli bir gaye ve belli bir ideâl istikametinde ele almayan milletler için aynı korkunç girdap bütün ürperticiliğiyle ağzını açmış beklemektedir. Buna karşılık, çocuklarımızın ruhunda mayalayacağımız irâde gücü, terkipçi düşünce ve Hakk sevgisi, onları her türlü uyuşukluktan, yılgınlıktan, beklenmedik şeyler karşısında paniğe kapılmaktan kurtaracak ve çalışmaya şevklerini kamçılayarak, onlarda hamiyyet ve gayret düşüncesi uyaracaktır.&lt;br /&gt;Günümüzün idareci ve zimamdârları, ilmî ve içtimâî hayatımızı yaşadığımız devir itibariyle nazar-ı itibare alma ve dünden bugüne, bugünden de geleceğe geçiş yollarını tesbit edip, yarınki nesillerin nasıl yetiştirileceği hususunu en parlak çizgileriyle belirleme, tâmim ve tâkib etme mecburiyetindedirler. Böyle bir düşünce ile şahlanmış ateşîn dimağların, aşk ve heyecanla coşan gönüllerin, bu mes’elenin üzerine yürüyecekleri güne kadar vatan ve milletin geleceğinden emin olmak ve ülkenin yükseleceğini beklemek oldukça zordur.&lt;br /&gt;1) Zimamdar: İşi elinde tutan.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-7828334145200477676?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/7828334145200477676/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=7828334145200477676&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/7828334145200477676'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/7828334145200477676'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/maarifin-vadettikleri.html' title='Maarifin Va’dettikleri/Dahhak'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R-V1NdGG34I/AAAAAAAAAFg/9eSj-sKO6lA/s72-c/adobe-id-226asp6683144587.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-4220956458297998361</id><published>2008-03-22T13:57:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:59.617-08:00</updated><title type='text'>Nesillerin Maarifden Bekledikleri/Dahhak</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R-VzqdGG33I/AAAAAAAAAFY/9D0USBNxCwk/s1600-h/175_8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5180674119561568114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R-VzqdGG33I/AAAAAAAAAFY/9D0USBNxCwk/s400/175_8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Nesillerin Maarifden Bekledikleri&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Tâlim ve terbiyeden ne anlamalıyız? Nesiller, nasıl ve ne suretle terbiye edilmelidir? Onlara, neleri, nasıl ve niçin okutmalıyız? Ve bu kudsî vazîfeyi kimler görecektir?&lt;br /&gt;Terbiye ile alâkalı mevzûları ele alırken, kendi kendimize soracağımız bu suâllere, inandırıcı cevaplar bulma mecburiyetindeyiz.&lt;br /&gt;Hedef ve gâyesi belirlenememiş bir talim ve terbiye sistemi, nesilleri şaşkına çevireceği gibi, nelerin nasıl öğretileceği ve terbiyede takip edilecek usûl ve metodun neler olacağı bilinmeden, gençlerin kafa ve ruhlarına yerleştirilen şeyler de onları sadece birer bilgi hamalı yapacaktır.&lt;br /&gt;Milletlerin içtimaî yapılarıyla, terbiye usûl ve esasları arasında açık bir alâka, yakın bir bağ mevcuttur. Millet fertlerine nasıl bir terbiye verilirse, toplum da yavaş yavaş giderek o şekli almaya başlar. Zira, bugün yetiştirilen nesiller, yarının yetiştiricileri olarak vazife başına geçecek ve üstadlarından aldıkları aynı şeyleri, çıraklarının gönüllerine boşaltacaklardır. Milletlerin, cismanî varlıklarını devam ettirmelerinde, evlenme ve üreme ne ise onların ahlâkî ve içtimaî hayatları için terbiye de aynı şeydir. Evlenme mevzuunu sağlam esaslara bağlayamamış milletler, kendilerini inkirazdan kurtaramayacakları gibi, cemiyetin rûhî ve ahlâkî durumuna gereğince ehemmiyet veremeyen milletler de kat’iyyen uzun süre varlıklarını sürdüremeyeceklerdir.&lt;br /&gt;Bir milleti meydana getiren fertlerden her biri, az çok diğerine tesir eder veya ondan birşeyler alarak onun tesirinde kalır. Bunun gibi an’ane ve gelenekler, uzak-yakın çevrenin tesiri de yetişmede önemli birer yer işgâl ederler. Bir âile reisi kendi âile fertleri arasında, milleti idare edenler de cemiyetin çeşitli kesimleri ve fertleri arasında kuvvetli tesir ve nüfûza sahiptirler. Buna göre, bir milletin kabiliyeti ölçüsünde yükselmenin en son noktasına ulaşması ve fonksiyonunu tamı tamına edâ etmesi, o milleti meydana getiren fertlerin düşünce, tasavvur, kültürüyle ve zimamdârlarının da plân, basîret ve hasbîlikleriyle yakından alâkalıdır. İdare edenlerin eğilip fertleri görüp gözetmeleri, fertlerin de birer içtimaî varlık hâline gelme yolundaki gayretleri, bir taraftan “herkes çoban ve herkes güttüğünden mes’ûldür” prensibinin, diğer taraftan da “yaşama yerine yaşatma zevkine” göre akort olmanın ifâdesidir.&lt;br /&gt;Nesillerin yetiştirilmesiyle meşgûl olanlar, bu vazifeyi hangi nam altında yerine getirirse getirsinler, üzerlerine aldıkları mes’ûliyetin büyüklük ve ehemmiyetini bir an bile hatırdan çıkarmamalıdırlar. Bizler, çocuklarımızın geleceğini teminat altına alma uğrunda, her yolu dener, her ihtimâli değerlendirir, onların hiçbir şeye muhtaç olmamaları için her sıkıntıyı göğüsler, her zorluğa katlanır, onlara “cennet-âsâ” 1 bir dünya hazırlamaya çalışırız. Acaba onları, gerçek sermaye olan ahlâk ve fazilete yükseltemediğimiz; idrak ve kültürle istikrara ulaştıramadığımız zaman, bütün himmet ve gayretlerimiz boşa gitmeyecek midir?..&lt;br /&gt;Evet, bir milletin en büyük sermayesi, ta’lim ve terbiyenin bağrında gelişen kültür, irâde sağlamlığı, ahlâk ve fazilet sermayesidir. Bu sermayeyi elde eden milletler, cihanları fethedebilecek bir silahı yakalamış ve dünya hazinelerini açabilecek sırlı bir anahtara mâlik olmuş sayılırlar. Aksine, bu terbiye ve bu anlayışa yükselememiş yığınlar, ilerde verecekleri hayat mücadelesinin daha ilk raundunda nakavt olup eleneceklerdir.&lt;br /&gt;Eğer nesillerin dimağları yaşadıkları devrin fenleriyle, gönülleri de ötelerden gelen esintilerle donatılarak, rûhlarında birer fener hâline getireceğimiz tarih menşuruyla, onları geleceğe baktırabilirsek, inanın; bu uğurda sarfettiğimiz şeylerin en küçük parçası dahi heder olmayacaktır! Heder olmak şöyle dursun, kat kat fazlasını dahi alacağımız söylenebilir. Hatta diyebilirim ki; nesillerin yetiştirilmesi uğrunda harcanan her kuruş, o sağlam gönüllerde, o terbiye görmüş rûhlarda âdeta bir gelir kaynağı hâline gelecek ve milletçe, bitip tükenme bilmeyen bir hazine elde etmiş olacağız.&lt;br /&gt;İyi bir terbiye görmüş ve yetiştirilmiş nesiller, hayat mücadelesinde, karşılarına çıkan her engeli göğüsleyebilecek, maddî-manevî her çeşit zorluğu yenebilecek ve hiçbir zaman ümitsizliğe düşmeyeceklerdir. Böyle bir idrakten mahrum tâlihsizler ise babalarından intikâl eden maddî serveti, har vurup harman savurdukları gibi, mânen de hep boşlukta, sallantıda ve karamsar bir hayat geçirecek, sonra da sefâletin kuduz dişleri arasında kahrolup gideceklerdir.&lt;br /&gt;Bugün yolların ayrımında; kendi evlâtlarını ya insanlığa yükseltme veya insan azmanı olmaya terk etme mevkiinde bulunan zimamdarlar, nasıl Kaf dağından ağır bir sorumluluk yüklendiklerini düşünerek, yıllar yılı ihmâllerin meydana getirdiği ciddî çürümelere karşı; daha sağlam, daha tutarlı tedâvi yolları bulma mecburiyetindedirler. Yoksa bugüne kadar, çeşitli erozyonlarla, ellibin defa varlığının en kıymetli cevherlerini meçhûl denizlere kaptırmış bahtsız nesiller, bütün bütün “kuvve-i inbâtiye” lerini2 kaybederek, tamamen verimsizleşecek ve bir daha da kendi özleriyle varlığa eremeyecek, geçmişteki ihtişamlarına ulaşamayacaklardır.&lt;br /&gt;1) Cennet-âsâ: Cennet gibi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;2) Kuvve-i inbâtiye: Nebâtı bitirme, tohumu yere dikip yeşillendirme hissi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-4220956458297998361?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/4220956458297998361/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=4220956458297998361&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4220956458297998361'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4220956458297998361'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/nesillerin-maarifden-bekledikleri.html' title='Nesillerin Maarifden Bekledikleri/Dahhak'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R-VzqdGG33I/AAAAAAAAAFY/9D0USBNxCwk/s72-c/175_8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-8863447600769398510</id><published>2008-03-12T15:05:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:59.812-08:00</updated><title type='text'>Zaman Muamması</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hURkMwJeI/AAAAAAAAAFQ/33mBhnful5U/s1600-h/kitap.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5176980432414057954" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hURkMwJeI/AAAAAAAAAFQ/33mBhnful5U/s400/kitap.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#cc0000;"&gt;Zaman Muamması&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bizim, ileri ülkelerden, ne fizikî güç ne de ma’nevî değerlere sahib olma bakımından herhangi bir eksiğimizin olduğu kat’iyyen söylenemez. Ne var ki zamana sözünü geçirme, onunla içli-dışlı olma ve onun her parçasını bir pırlanta gibi değerlendirmeden yana, onlardan geri, hem çok geri olduğumuz da bir gerçektir.&lt;br /&gt;Zaman, üzerinden geçilip gidilen bir boşluk değil; o, yakalanıp kullanılacak bir cevher, her günkü piyasa ve pazarın en kıymetli metâı ve dünya ticarethânesinde insanoğluna bahşedilmiş bir ana-para ve sermayedir. Dün ve bugün, zamanın sırrını kavrayanlar, eşyâ ve hâdiselere nüfuz ede ede onda var olmanın özünü keşfettiler. Zamanı bir boşluk telakkî edenler ise onun öğütücü dişleri arasında eriyip gittiler.&lt;br /&gt;Eğer mazideki şerefli yerimizin yeniden kazanılması, ihtişam dönemimizin bir kere daha yaşanması ve milletlerarası işlerde, muvazene unsuru olmamız arzu ediliyorsa; evvelâ; zamana hâkim olmanın yolları araştırılmalı, bu ilâhî sermayenin zerresi dahi heder edilmemeli ve onu, en iyi şekilde değerlendirme usûl ve metodu nesillere ezberlettirilmelidir.&lt;br /&gt;Geçmişimizin sımsıkı elde tutulması, geleceğe ait plân ve projelerin bu düşünce üzerinde gerçekleştirilmesi; bunları yaparken de herşeye, içinde yaşadığımız zamanı idrak adesesiyle bakılması bu yolun biricik esasıdır. Yoksa dün mutlu ve şanlı imişiz; bugüne faydası ne? Halihazır ve umûmî durum, rahat ve saadet bahşediciymiş; yarınlara bundan ne kalacak? Gelecek, hayâller üzerinde sırça saraylarsa bugünün bedbahtlarına kazandıracağı nedir? Evet, geçmiş, başlarda bir tâk gibi görülüp onunla övünülmelidir ama gelecek için de ölesiye gayretlerle, o seviyede hazırlanılmalıdır ki; o şanlı mazîler, kitapların güve düşmüş sayfalarında birer süslü üsture olarak kalmasın..!&lt;br /&gt;Her zerresi bir hikmet dünyası, her lâhzası bir ders alma devresi olan varlık -ona dikkatle bakan uyanık ruhlar için- teşhir edilen her sayfasıyla gönüllere ilham kaynağı bir kitap, ondan duyulacak her ses de marifet aşılayan bir hitabdır.&lt;br /&gt;Pırıl pırıl güneşi, masmavi semâyı, sonsuzluk düşüncesiyle kaynayıp duran uçsuz-bucaksız denizleri seyretmek; yer yer zirveler ve ovalar arasında, yerin halifesi şuuruyla çevreyi temâşâ edip durmak; teleskoplarla mekânın derinliklerini gözetleyerek uzak yıldızlarla yüz yüze gelmek; mini mini böcekler âlemine inerek onlarla içli-dışlı olmak; baharların, yazların, sonbaharların, kışların peşi peşine akıp gitmesi içinde tabiat hâdiselerini sezmeye ve tanımaya çalışmak; göz ve kulakların muhteşem dünyası üzerinde tekrar tekrar durup düşünmek; ormanların derinliklerindeki vahşî gürültüleri, rüzgârların tatlı esişini, ağaç hışırtıları ve yaprak sesleriyle beraber duymağa çalışmak; otların, ağaçların dallarında taht kurmuş gündüzün yanık bağırlı gazelhânlarını, gecenin beliğ hatiblerini dinlemek; mabedler ve başka san’at eserlerinin sîmalarında, dâhîyâne çehreleri görmeğe çalışmak; sıcağı-soğuğu, acıyı-tatlıyı, güzeli-çirkini peşi peşine seyredip zıtlardaki bütünleştirici ruhu görmek; hayatın her saniye, her salise, her âşiresine.. başka başka tefekkür tabloları takarak geleceğin dünyalarını, ruh ikliminde ve dış âlemde, ortaya koyacağımız yeni terkip, yeni tahlil, yeni buluş ve yeni keşiflerle selâmlamak... Evet, bütün bunlarla var olmak, varlığın akışına hız kazandırmak, sonra da bir hiç gibi sıyrılıp devreden çıkmak... İşte zamanla bütünleşmenin aydınlık yolu..!&lt;br /&gt;Zamanın kısalığından dem vuranlar, çalışıp düşünmeye vakit bulamamadan şikayet edenler ve hep zamana sövüp ondan dert yananlar varsın gaflet ve dalâletlerinde bocalaya dursunlar; zamanın her parçasına ruhunun ilhamlarını işleyen büyük ruhlar, onu olduğundan daha fazla ve daha geniş bulmuş ve bu ilâhî armağanı değerlendirerek eşyâ ve hâdiselerin her yanını didik didik etmişlerdir. Gazâliler bu dikkat ve teyakkuzla varlığın verâsındaki gerçeği sezerek, onda ikinci bir varlığa ermiş; Mevlânalar, zamanın coşturucu soluklarıyla kendilerinden geçmiş ve bir velvele olarak cihanın her yanını sarmış; Newton’lar, bir elmanın yere düşmesi gibi en küçük hâdiseleri dahi değerlendirerek, kâinat kitabının sînesindeki “çekim kanunu”nu keşfetmiş ve zamanın herşeye yetebileceğini ispatlayıp ortaya koymuşlardı. Zamanla bütünleşmiş bu üstün kametler, geçmişin mirasını, en iyi şekilde değerlendirmiş, yaşadıkları devri tekrar tekrar hallaç etmiş, görünüp bilinecek noktaya çıktıkları andan itibaren de dünyanın dört bir yanında saygıyla selâmlanmış ve en sert kayalar üzerinde yeşeren tohumlar gibi, en ibtidâî toplumların vicdanlarında dahi kök salmışlardır.&lt;br /&gt;Geleceğin bahtiyar nesilleri, zamanı değerlendirmesini bilecek; düşünürken çalışmayı, çalışırken okumayı, okurken de ideâlleri uğrunda hizmet vermeyi ihmâl etmeyecek, daima canlı, daima renkli olmasını bilecektir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-8863447600769398510?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/8863447600769398510/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=8863447600769398510&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8863447600769398510'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8863447600769398510'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/zaman-muammas.html' title='Zaman Muamması'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hURkMwJeI/AAAAAAAAAFQ/33mBhnful5U/s72-c/kitap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-5906210471710166168</id><published>2008-03-12T15:02:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:36:59.950-08:00</updated><title type='text'>Kahraman</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hTV0MwJdI/AAAAAAAAAFI/a9xCysPxZuw/s1600-h/012.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5176979405916874194" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hTV0MwJdI/AAAAAAAAAFI/a9xCysPxZuw/s320/012.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#cc0000;"&gt;Kahraman&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Dahhak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Kahraman tarihin en esaslı malzemesidir. Milletlerin tarihi, kahramanla yükselir. Kahramanı olmayan bir milletin tarihi sığ ve durgun bir göl gibidir; büyük ve geniş de olsa, iç açıcı ve inşirah verici değildir.&lt;br /&gt;Yunanlı, tarihini bir kısım esâtîrî kahramanların omuzlarında bayraklaşdırdı. Kadim Roma, Sezar ve onun gibilerle tarihe mâl oldu. Kartaca Anibal’in vesâyâsı altında sesini insanlığa duyurabildi. İran Firdevsî’nin mâhir, oynak ve velûd kalemiyle en rengîn ve zengîn kahramanlık destânlarına ulaşdı. Ve daha niceleri niceleriyle...&lt;br /&gt;Millet vardır, onun tarihi, tek sütun üzerine oturtulmuş bir kemer gibi, tek bir kahramanın etrafında örgülenir. Millet de vardır, onun tarihi, yüzlerce kubbesi olan bir ma’bed gibi, binlerce sütuna dayanıp yükselir. Makedonya, tarih-i kadimiyle İskender’in omuzlarında yücelmiştir. Fransa, Napolyon’un; Almanya, Bismark’ın veya farklı bir anlayışa göre Goethe’nin.&lt;br /&gt;Bizim tarihimizde ise, ne kahramanları saymak, ne de isimlendirmek mümkün değildir. Belki ona bütünüyle “Kahramanlar tarihi” demek daha uygundur. Çünkü bu millet, yıllarca, hasım bir dünya karşısında, yerinde taarruz ve yerinde müdafaasıyla, o kadar çok kahraman çıkarmışdır ki; Ömer desen, arkadan Halid’in kükreyişi duyulur. Fâtih desen Yavuz’un sesi yükselir. Fetih desen, Mohaç desen bütün bir Anadolu inler; Çanakkale’lerin uğultusu işitilir... Tarihinde, kahramanlıkların, böylesine sıra sıra geçit yaptığı ikinci bir millet göstermek oldukça zordur.&lt;br /&gt;Batılı, bu milletin ciddî bir tarihi olmadığını söyler. Doğrudur. Hani Malazgirt’in kanatlanan yiğitlerinin hikâyesi? Hani üveyk olup batıya pervâz edenlerin serencâmesi; hani her defasında haçlıları göğüsleyenlerin mezarı ve kitâbesi? Ve, hani “yurdunu alçaklara çiğnetmeyen”lerin kümbeti ve türbesi..?&lt;br /&gt;Başkaları, kendi tarihlerinin en değersiz hâdiselerini, en ehemmiyetsiz vak’alarını ihtimamla kaydetmelerine karşılık, nerede benim geçmişimin, herbiri başlı başına bir tarih sayılan kahramanlık destanları? Molla Hüsrev gibiler, neden “i’tilâ dönemi”nin (1) tarihini yazmadılar? Neden Yavuz Selim gibilerin askerî güç ve dehâları, idârî kabiliyet ve âlemşümûl tedbirleri kendi devirlerinde kaydedilmedi? İbn-i Kemâl gibi muktedir bir dimağa ne olmuşdu ki, “doruk dönemi”nin vak’alarını “hezar-fen” (2) kalemiyle tesbit etmedi? Lûtfedip de, son meçhûl kahramanımızın kitabesini yazan “Viranelerin Yascısı” dertli şairin: “Gömelim gel seni tarihe! desem sığmazsın.” mısraını duyacağımız âna kadar, bu sorular kafalarımızı kurcalayıp durdu. Şimdi ise, tarihi yazılamayacak kahramanların da bulunabileceğini düşünüp teselli olmak istiyoruz.&lt;br /&gt;Evet, millet vardır, “tarih” deyip destan yazar. Ve kitâbelerle geçmişine ihtişam kazandırır. Bunlara, tarih yazan milletler diyebiliriz. Millet de vardır, tarih yapar, destan ve türküsünü başkalarına bırakır. Öyle zannediyorum ki, tarihî literatürlerimizin “fakr-u hâlinin” altında da, bu husus yatmaktadır. Biz kahramanlık gösterip tarih yapdık. Onun akustiğini, kapıkulu ve halâyiklerimize bırakdık.&lt;br /&gt;Gladyatör, kendi kahramanlık mücadelesini göremez ve sezemez. Onu arenanın çevresindeki seyirciler daha iyi görür ve daha iyi tesbit ederler. Eğer mutlaka bizim için de bir kahramanlık destanı gerekli ise, ben şahsen onu, insaflı bir yabancının kaleminden dinlemeği tercih ederim. Lamartin’in, takdir dolu gözlerinden, tarihimin bağrına damlayan yaşlar; Piyer Loti’ye, mezarlarımdaki selvilerin gölgesinde gömülme arzusunu uyaran güzellik ve câzibe, Peçevî’nin ustûrelerinden daha canlı ve daha tesirlidir zannederim. Görkem odur ki, onu başkaları beğenir. Fazilet ve kahramanlık odur ki, onu düşmanlar dahi takdir eder.&lt;br /&gt;Bir de içe doğru ve benlikde derinleşen mâverâî (3) bir kahramanlık vardır ki, ne doğu ne de batı, böyle bir kahramanlığı hiçbir zaman tanıyamadı. Bu itibarladır ki, tarihin sayfalarına aksetmemiş bu kahramanlığı, ancak benim ülkemde görmek mümkündür.&lt;br /&gt;Evet, kahramanlığın bu çeşidini görmek için, mutlaka bu diyara seyahat lâzımdır. Zira, nefsine gurur geldi diye, sırtına bir çuval un yükleyip, halkın içinde yürüyen devlet reisi; bir hamlede batının en güçlü ordularını târumâr edip, sonra kralın sarayındaki hazineler karşısında: “Dün bir berberiydin, bugün muzaffer kumandan, yarın toprak altında hesaba hazır bir insan” diyen, başı dönmemiş, bakışı bulanmamış kumandan; şarkı, garbı halâyık olarak kullandığı bir dönemde, bir hakikat erinin atının ayağından sıçrayan çamurla lekelenen cübbesinin, tabutuna sarılması tavsiyesinde bulunan büyük asker ve idare adamı, ancak bu ülkenin insanları arasından zuhur etmişdir.&lt;br /&gt;Evet, orduların başında cihanı ezip geçen; tahtına oturduğunda dünyaları idare eden; gece halvetde (4) zâhit kesilen gerçek kahramanı tanımak için, behemehal bizim ülkemize uğramak lâzımdır. Çünkü tahtlarla, tâclarla başı dönmeyenler; mebde ve müntehâsı aynı gidenler; önü-sonu birbirine benzeyenler; hayat ve hâdiseler karşısında değişikliğe uğramayanlar; aşkı, heyecanı ve iniltileriyle meleği, feleği velveleye veren talihliler, sadece bizim dünyamızda bulunur.&lt;br /&gt;İffet bizim ülkede yetişen nilüferdir. Hasbîlik bizim ilin gülüdür. Diğergâmlık (5) bizim bahçelerin lotus’udur. Bizde bulunur, vâsıl olup tadmamak. Bizdedir, yaşatma arzusuyla yanıp tutuşmak ve yaşamayı unutmak. Bizim insanımız bilir, hizmetde önde, ücrette arka sıralarda bulunmayı. Dünya, bizde gördü, bizde tanıdı sevilmeden sevmeyi...&lt;br /&gt;Fütüvvet (6) bizde şehbâl açdı. Şehâmet, gayret bizde tuğlaşdı. Gülbanklar, bizde dünya ve ukbâyı bir araya getiren besteler hâline geldi. Ve asırlarca insanımız, bu mutlak âhengin “demine, devrânına (hû) çekdi..”&lt;br /&gt;Onun için, bu ülkede münferit kahramanlık aramak, beyhudedir; aransa da bulunamaz. Bu ülkede kahramanlık sıra dağlar gibi bitevî ve her yeri zirvedir. Bunu dost da, düşman da böyle söyler, böyle bilir.&lt;br /&gt;Sen de “Görürsün, hissedersin, varsa vicdanınla imanın;Ne müthiş bir hamâset çarpıyor göğsünde” vatanın.Ebna-i vatanın (7) ve O’na rûh veren Furkânın (8).&lt;br /&gt;1) İ’tilâ dönemi: Yükseliş dönemi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;2) Hezar-fen: Çok bilen, bir çok sanatı birden çok derecede yapabilen.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;3) Mâverâî: Öteye mensub. Diğer âlemle alâkalı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;4) Halvet: Tek başına kalmak. Tenhaya çekilmek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;5) Diğergamlık: Başkalarını düşünme.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;6) Fütüvvet: Yiğitlik, cömertlik. Dostlara af ve safh ile muâmele.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;7) Ebna-i vatan: Vatan çocukları.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;8) Furkân: Kur’ân-ı Kerim. Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, iyi ile kötülüğü fark edip ayıran.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-5906210471710166168?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/5906210471710166168/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=5906210471710166168&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5906210471710166168'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5906210471710166168'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/kahraman.html' title='Kahraman'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hTV0MwJdI/AAAAAAAAAFI/a9xCysPxZuw/s72-c/012.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-8178341099987445611</id><published>2008-03-12T14:44:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:37:00.193-08:00</updated><title type='text'>Bizim Maarifimiz 1</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hPikMwJcI/AAAAAAAAAFA/Y6rilDd61rQ/s1600-h/kutuphane2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5176975226913695170" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hPikMwJcI/AAAAAAAAAFA/Y6rilDd61rQ/s320/kutuphane2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#cc0000;"&gt;Bizim Maarifimiz 1&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;a href="http://www.sizinti.com.tr/konular.php?TUMKONULAR&amp;amp;KATID=1"&gt;A.Şahin&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Her ders yılına girerken, mektebi ve muallimi düşünmeden edemeyiz. Nasıl düşünmeyiz ki, mekteb, hayatî bir laboratuar; derslerimiz hayat iksiri; muallim ise bu esrarlı şifahânenin kahraman üstadıdır.&lt;br /&gt;Mekteb bir öğrenme yeridir. Orada hayat ve ötesine aid herşey öğrenilir. Aslında hayatın kendisi de bir mektebdir. Ne var ki biz, hayatı da ancak mekteb sayesinde öğreniriz.&lt;br /&gt;Mekteb, hayatî hâdiselerin üzerine irfan hüzmeleri göndererek onları aydınlatır, talebelerine çevrelerini kavrama imkânını hazırlar. Aynı zamanda gayet hızlı olarak eşya ve hâdiseleri keşfetme yolunu açar ve insanı düşünce bütünlüğüne; tefekkürde istikamete ve çokda, Tek’e götürür. Bu ma’nâda mekteb aynı ma’beddir ve o ma’bedin azizleri de muallimlerdir.&lt;br /&gt;İyi bir mekteb, ferdde fazilet duygularını inkişaf ettiren, müdâvimlerine ruh yüceliği kazandıran melekler otağıdır. Talebelerine hoyratlık aşılayıp onları canavarlaştıran bina görünümlü bir kısım harâbeler ise, birer çiyan yuvasıdır ve insanımız, asırlardan beri ters işleyen bu kabil irfan ocakları karşısında hep hacâletten iki büklümdür.&lt;br /&gt;Gerçek muallim, saf ve temiz tohumun ekicisi ve koruyucusudur. İyisiyle, sağlamıyla meşgul olmak onun vazifesi olduğu gibi, hayat ve hâdiseler karşısında ona yön vermek ve hedef göstermek de ona aiddir.&lt;br /&gt;Bin koldan akıp giden hayatın, kendine has hüviyeti kazandığı yer mekteb olduğu gibi, çocuğun gerçek şeklini aldığı ve benliğinin sırlarına erdiği yer de mektebdir. Dağınık bir ırmağın dar bir geçitde katlanıp kendine has ihtişamiyle görünmesi veya ağaçdaki saf hayatî sıvının billûrlaşıp güneş hüzmeleriyle münasebete geçmesi gibi, hayatın çokluk içinde akışı, mekteb sayesinde vahdete ulaşır; tıpkı bir meyvenin, ağacın cihetü’l-vahdetini (1) izhar etmesi gibi...&lt;br /&gt;Mektebin, hayatın sadece bir parçasında insanı alâkadar etdiği zannedilir; aslında o, kâinat mektebindeki bütün dağınık şeyleri bir arada görme ve gösterme vazifesiyle, çıraklarına daimî okuma imkânını hazırlayan, susarken dahi konuşan bir yuvadır. Bu itibarladır ki o, hayatın sadece bir bölümünü işgal ediyor görünse bile, bütün zamanlara hükmeden ve hâdiselere sözünü dinleten hâkimiyetin remzi bir yuvadır. Bir çırak hüviyetiyle mektebe intisab eden her talebe, bütün bir ömür boyu oradan aldığı dersi tekrar eder durur. Oradan alınıp benliğe mâl edilen şeyler, birer tasavvur, birer hayal olabileceği gibi, birer hakikat, birer hüner de olabilir. Asıl mes’ele ise, elde edilen şeylerin fazilete giden yollarda, bir rehber ve kapalı kapıları açan sırlı bir anahtar olmasıdır.&lt;br /&gt;Mektebde, ilim benliğe mâl edilir ve insan bu sayede yaşadığı katı ve madde dünyasının buudlarını aşar ve bir bakıma sonsuzluk sınırına ulaşır. Benliğe mâl edilememiş ilim ise, insanın sırtına vurulmuş bir yük, hem de mahcûb edici bir yükdür. Böyle bir bilgi, sahibinin omuzunda bir vebâl ve şuuru teşviş eden bir şeytandır. Evet, fikre bir aydınlık, ruha kanatlanma vâdetmeyen her türlü kaba belleme ve ezbercilik, benliği aşındıran bir törpü ve kalbe indirilmit bir darbedir.&lt;br /&gt;Mektebin vereceği en iyi ilim, dışdaki hâdiselerle içteki irfanın uç uca getirilmesinden ibarettir. Bu mektepte muallim ise, dışımızda yaşanan içimizde canlılık kazandıran mürşiddir. Şurası muhakkak ki, hiçbir zaman değişmeyen ve durmadan derslerini tekrar eden en büyük mürşid ve en doğru üstad hayattır. Ne var ki, doğrudan doğruya ondan ders almasını bilmeyenler için aracılara ihtiyaç vardır ve bu güzide aracılar da, hayatla benlik arasında kürsü kuran ve hâdiselerin muğlak ifâdelerine tercüman olan muallimlerdir.&lt;br /&gt;Gazeteler, kitaplar hatta radyo ve televizyon belki insanlara birşeyler öğretebilirler. Ama, kat’iyyen gerçek hayatı ve onun insan içinde akıp gitmesini öğretemezler. Hergün ayrı bir sancı ve ızdırapla talebenin gönlüne inen, ders ve davranışlarıyla onun dimağına silinmez renkli çizgiler bırakan muallim, yeri doldurulmaz bir öğreticidir. Onun içindir ki günümüzde herşeyi kolaylaştırma usulü sayılan batı metoduyla talebeye birşeyler verilebilse bile, hiçbir zaman iyi örnekler verilemeyecek ve ilimlerin gayesi öğretilemeyecektir. Bu güzel şeyler, ancak, sîması hakikat gamz eden, bakışları alabildiğine derin ve çıraklarına vereceği herşeyi gönül menşurundan geçiren muallim tarafından verilebilecektir.&lt;br /&gt;Havarî, Hazreti Mesih’in çarmıha gerilme tehdidine rağmen ders verdiğini görmeseydi, arslanların ağzına atılırken gülmesi lâzım geldiğini nereden öğrenecekti? İlk ve son yolun en büyük mürşidine bel bağlayanlar, onun kanlar içinde dahi gönüllere yumuşaklık dilemesini görmeselerdi, ateşte “berd ü selâm” (2) olduğunu nereden bileceklerdi...?&lt;br /&gt;İyi bir ders, mektebde ve muallim önünde öğrenilen dersdir. Böyle bir ders insana sadece birşey vermekle kalmaz; onu sonsuz bilinmeyenlerin huzuruna yükseltir ve ona sınırsızlık bahşeder. Bu dersin talebesi nazarında her hâdise, görünmeyen âlemler üzerinde bir kaneviçe, o da hareket eden levhalar arkasında hakikatların müşâhidi olur.&lt;br /&gt;Böyle bir mektebde ne öğrenmeden ne de öğretmeden doymak düşünülemez. Nasıl düşünülür ki, kanatlanan muallimin himmeti, çırağını kâh yıldızlara yükseltir, kâh vicdanda soluk aldırır ve bu iki şey arasında duyulan hayret, hasıl olan düşünce, onları yaşadıkları buudların dışına çıkarır.&lt;br /&gt;İşte bize göre gerçek muallim; teker teker eşya ve hâdiselerdeki nirengileri yakalayan, bir ahize ve nâkile kontaklaşması gibi, hayat ve vicdan arasında münasebet kuran, herşeyden gerçeği duymağa ve her dille ona tercüman olmağa çalışan, Yunus diliyle;&lt;br /&gt;“Tur dağında Mûsâ ile, Elindeki âsâ ile, Deryalarda mâhî ile, Sahralarda âhû ile...” onu söyleyen insandır.&lt;br /&gt;Rousseau’nun üstadı vicdan; Kant’ınki vicdan ve aklın iltisakı... Mevlâna ve Yunus mektebinde ise üstad Hazreti Muhammed (sav)... Kur’ân, bu ilâhî dersden nâğmeler ve söyleyişler; ama bütün sözleri kesen, çokta biri gösteren, sırlı söyleyişler...&lt;br /&gt;Mekteb bu ışığın odaklaşacağı mukaddes yuva. Muallim bu esrarengiz laboratuarın sehhâr üstadıdır. İki büklüm belimizi sihirli elleriyle doğrultacak, ufkumuzu kaplayan karanlıkları temiz soluklarıyla giderecek mukaddes üstadı...&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#339999;"&gt;1) Cihetü’l-vahdet: Birlik ciheti.2) Berd ü selâm: Serin ve emniyetli.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Bizim Maarifimiz 2&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Öğrenme ve öğretme göklere dayalı iki yüce vazifedir. Bu vazife ile, insanın ruhundaki ehlîlik ve ehliyet ortaya çıkarılır ve o, topluma armağan edilecek hâle getirilir. Öğrenme ve öğretme inbiğinden geçmemiş fertde, insanî meziyetler ve yükseltici hususiyetler gelişmediği için, içtimâî bir hüviyet aramak da beyhudedir.&lt;br /&gt;Ancak, neyin öğrenilip, neyin öğraenilmemesi lâzım geldiğini ve nelerin ne zaman verileceğini bilmek de, en azından öğrenme ve öğretme kadar mühimdir. Bilgi adına mevsimsiz verilmiş nice şeyler vardır ki, dimağı çepeçevre sarmış bir sis gibidir. Böyle bir bilgi, sahibine ışık tutamayacağı gibi başkalarına da faidesi olmayacaktır.&lt;br /&gt;Bilmek zâtî bir değer ifâde etse de, çok defa tâlibinin omuzunda bir yük ve bir vebâldir. Hele herşeyi bilmek isteyenlerin ve sırf bilmiş olmak için ilim edinenlerin bilgisi, onları birer malûmat hamalı yapmadan başka bir şeye yaramayacaktır.&lt;br /&gt;Öğrenilip ve öğretilecek herşey, insan şahsiyetini bütünleştirici ve iç âlem ile, eşya ve hâdiseler arasındaki ince münasebeti keşfe ma’tuf olmalıdır. Hatta bundan da öte, öğrenilen şeye aid her parça, pratiğe sağlam bir mesned ve yeni terkiblere götürücü esaslı birer rehber mahiyetinde bulunmalıdır.&lt;br /&gt;Şahsiyetimizle eşyâ arasındaki esrarı çözmeye ma’tuf olmayan bir ilmin, haricî dünya adına ve onunla bütünleşme hesabına bize kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Aynı zamanda bu durum vicdanın böyle muammalar karşısında mahkûm olması demekdir. Vicdana kol kanad olup onu seyyâl kılacak husus, onun hâricî duyuşlarıyla, içdeki bulunuşudur. Binâenaleyh o, bu kol ve kanaddan mahrum edilince, aslâ kendinden bekleneni edâ edemeyecekdir. Onun için, sadece öğrenmek ve önüne gelen her şeyi öğrenmek, götürdüğü şeyler itibariyle hiç bilmemekden daha tehlikelidir.&lt;br /&gt;Bu itibarladır ki, insanı bilgi budalası yapabilecek bilgileri öğrenmek yerine, kâinatla bütünleşmeye götürücü şeylere gönül verilmelidir. Bu husus, düşüncenin ilk merhalesi, öğrenme ruh ve ciddiliğinin de en sağlam belirtisidir. Bu te’minatı elde ederek ilim yoluna koyulma, insanı ezbercilik ve hâfıza müsabakasından kurtaracağı gibi, materyalizmin içine düştüğü kışırla iştigal ve hezeyanlardan da koruyacakdır.&lt;br /&gt;Herşeye merak sardıran ve her gördüğünü ve duyduğunu öğrenmek isteyen, ciddî hiçbir şey öğrenemez. Gerçek ilim ve tefekkür “bu lâzımdır” denen şeyle, iştigal nisbetinde elde edilir. Fuzûlî ve sırf merak sâikasıyla öğrenilen şeyler ise, çok defa öğrenen için öldürücü zehir te’siri yapar. Ya, tertemiz genç dimağlara ve hele hele onun kalbî ve ruhî yapısına zıd olursa...&lt;br /&gt;Gençlere öğretilecek şeylerle, onları birer hâfıza hamalı kılmakdan ziyâde, yaş ve kültür durumları nazarı itibara alınarak, gördüğü nesnelerin ötesinde gayeler hissettirilmeli ve öğreneceği şeyler, hazmedebileceği ölçüde verilmelidir. Daha ilk mektebde çocuğa cihan coğrafyası, beşer tarihi veya felsefe ile taşıyamayacağı bir yük yüklemek, ders için de, talebe için de talihsizlikdir.&lt;br /&gt;Hergün, ilim adına, çırağını bin şübhe ve tereddüdle baş başa bırakan öğreticiye muallim denemeyeceği gibi; talebesini bir laboratuar ciddiliği içinde doğru neticelere götüremeyen mektebe de mekteb denemez.&lt;br /&gt;Âile ve içtimâî çevrenin, gence bir tey vermeyiti ve veremeyiti bir gerçekdir. Ancak bir batka tarafdan, onun yüce duyguları ve iç âlemi askıya alınmasaydı ve etrafdan akıp akıp ruhuna gelen örseleyici ders ve telkinler olmasaydı, hiç olmazsa onu, safvet-i asliyesi içinde korumak mümkün olacakdı. Heyhât..! Günlük televizyon haberleri, siyasî polemikler, sporlar ve sporcular ve sırf merak uyarma maksadıyla tertib edilmiş yalanlar, tezvirler ve her türlü aldatmalar ve sansasyonlar o zaif dimağları, o denlü işgal etmişdir ki, bu Kafdağından yükü, değil o cılız varlıklar “benim diyen” her babayiğit dahi rahatlıkla yüklenemeyecekdir.&lt;br /&gt;Bu kadar yük altında mektebdeki derslerin anlaşılması; anlaşılıp kavranması ve hayatın içine sokulması; hele hele onlarla yeni terkiblere ulaşılması aslâ mümkün olmayacakdır. Bir de buna, talebesini bilgi hamalı yetiştirme programı eklenmişse, artık vay haline o mektebin de, talebenin de...!&lt;br /&gt;Günümüzün tembel talebeleri veya bu bozuk havanın tembelleştirdiği çıraklar, daha çok, çile çekmeden elde edilen şeylerin peşindedirler. Günlük hayatlarında onları daha çok meşgul eden şeyler: Gazete haberleri, sporlar ve sporcular, film ve artist isimleri ve gençlik heyecanlarından istifade edip, onları birer insan azmanı haline getiren bir kısım izm’li müskirât ve mükeyyifatdır (1). Böylelerine bir fâtihlik ve kâşiflik anlatmak en güç şeydir. Evet, emek ve çile isteyen büyük insan olma yolu, onlara göre en menfur şeydir. Çalışmayı, hele metod ve sistem içinde çalışmayı asla sevmezler. Bir de buna, günümüzün renkli hâdiselerinin vitrinleştirilme ve sahnelendirilmesi ilâve edilecek olursa, doğruyu öğretme sancısını çekenlerin vay hâline!&lt;br /&gt;Asrımız içinde cereyan eden hâdiselerin çokluğu, araştırmaların artması, ilmî eğrilerin ihtimâliyatı yeniden hızlandırıp sahneye sürmesi; tecrübelerle elde edilen kat’îliklere nisbeten, istatistikî bir havanın daha çok revâç bulması, insanoğlu için herşeyin kavranabilir olmasını imkânsız kılmaktadır. Esasen böyle bir teşebbüs de, hem öğrenen için hem de öğreten için boş bir gayret ve budalalıkdır.&lt;br /&gt;Günümüz, iş bölümünü, vazife taksimini ve ihtisaslaşmayı zarurî görmektedir. Her ferd; eşya ve hâdiselerin bir bölümünü keşfe koyulacak ve kendinden bekleneni verebilmek için o uğurda fâni olacakdır.&lt;br /&gt;Şimdi bir kere düşünün! Zihni günlük hâdiselerle işgal edilmiş, ruh dünyası kısır boğuşmaların alçaltıcı baskısı altında ezilen bir gencin gönlüne bir şey koymak mümkün müdür? Ve hele kafasına takılan şeyler, hayvanî hisleri ve beşerî garîzeleri tarafından hüsn-ü kabul görüyorsa... Allah’ın günü, onun yüce hisleri üzerine bir balyoz gibi inen, kudurtulmuş şehevî arzu ve ihtiraslar, onda okuma ve düşünmeye mecâl bırakır mı..?&lt;br /&gt;İyilik ve güzellik bilgisi, yozlaşma ve soysuzlaşmaya karşı savaşan bir ordu gibidir. Genç, bu kuvveti, mekteb ve mekteb vazifesini yapan muhitinden alacakdır... O, ancak bu lâhûtî bilgiyle donatıldığı zaman, fenalıklara mukavemet gücünü kazanır ve iradesinin kanatlarıyla yükselir.&lt;br /&gt;Hiçbir şey bilmeme, gencin elini kolunu bağlayıp onu müdafaadan mahrum bırakacak, yanlışın ve kötünün öğretilmesi ise onu felç edecekdir.&lt;br /&gt;Ne acıdır ki, asırlardan beri milletimizin ömür törpüsü sayılan bu hususa karşı, henüz toplu bir kıyam ve bir seferberlik hissi görülmemektedir.!&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#339999;"&gt;1) Müskirat ve mükeyyifat: Sarhoş edici ve keyif vericiler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-8178341099987445611?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/8178341099987445611/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=8178341099987445611&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8178341099987445611'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8178341099987445611'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/bizim-maarifimiz-1.html' title='Bizim Maarifimiz 1'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hPikMwJcI/AAAAAAAAAFA/Y6rilDd61rQ/s72-c/kutuphane2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-535034080999264269</id><published>2008-03-12T14:35:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:37:00.314-08:00</updated><title type='text'>Dil Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hNakMwJbI/AAAAAAAAAE4/Pq_j_67np5Q/s1600-h/untitled.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5176972890451486130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hNakMwJbI/AAAAAAAAAE4/Pq_j_67np5Q/s320/untitled.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#cc0000;"&gt;Dil Üzerine&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;Fatih BAĞCIOĞLU&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;“Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlaÂ&amp;shy;yan bir vasıtadır. Dilin kendine mahsus kanunları vardır ve ancak bu kanunlar çerçeÂ&amp;shy;vesinde gelişir. Dil bir gizli anlaşmalar sistemidir”. Fakat bu gizli anlaşmalar nasıl ve ne zaman olmuştur? Bu bilinmemektedir.Her kavmin dili ayrı olduğu halde, dilÂ&amp;shy;ler arasında bâzı benzerlikler vardır. Dil ilminde yapılan araştırmalarla bütün dilleÂ&amp;shy;rin bir ana dilden ayrılmış olduğu tahmin edilmektedir. İlk insan ve ilk dil... Sonra insanlar çoğalarak kavim ve kabileler sayıÂ&amp;shy;sınca diller meydana gelmiş; yani mebde ve menşe bir...Milletler kültür ve medeniyet yolunda yürüdükçe dilleri de gelişmiş ve değişmiş; dile yeni mefhumlar, kelimeler girmiştir. Milletlerin kültür ve medeniyet yolundaki bu yürüyüşleri ayrı ayrı olduğundan, ayrı diller, farklı zenginlikte diller meydana gelÂ&amp;shy;miştir. İklim ve coğrafyanın insan ve dil üzerindeki tesiri bu ayrılığı daha da artırÂ&amp;shy;mıştır. Fakat birbirleriyle münasebet hâlinde olan kabileler, hususun aynı kültür ve medeÂ&amp;shy;niyet içinde bulunan milletler, her sahada alış veriş yaptıkları gibi bu alış veriş dilleÂ&amp;shy;rindeki kelimelerde de olmuştur. Bu yüz- den yeryüzünde hiç bir büyük dil Öz dil (arı dil) değildir; olamaz. Aynı medeniyet içinÂ&amp;shy;de yaşamış olan veya yaşayan ve aralarında kültür teması olan bütün milletlerin dilleri birbirinden kelime alıp vermiştir.Meselâ: İngilizcede 90 bin yabancı keÂ&amp;shy;lime vardır. 120 bin civarında kelimesi buÂ&amp;shy;lunan İngilizceden bu 90 bin kelime yaÂ&amp;shy;bancıdır, öz İngilizce değildir diye atılırsa ortada ne İngiliz kültürü, medeniyeti, ne de İngiliz edebiyatı kalır.İngilizler dillerinde her dilden kelime olmasıyla öğünürler. Bu şuurlu bir dil anÂ&amp;shy;layışının ifadesidir.Bütün büyük dillerde böyle binlerce, onbinlerce yabancı menşeli kelime vardır ve hiçbir millet bu kelimeleri dilinden atÂ&amp;shy;mayı düşünmez. Çünkü hiçbir dilin bütün kelimeleri "millî” olamaz fakat sesleri millî olur, cümle yapısı millî” olur. Hususun asırÂ&amp;shy;lar boyu Asya, Avrupa ve Afrika coğrafyaÂ&amp;shy;sında at koşturmuş Kara Deniz ve Ak DeÂ&amp;shy;nizi bir Türk gölü hâline getirmiş büyük bir milletin dili özdil olamaz.Hatta bazılarının zannettiği gibi İslâmlık öncesi Türk Dili bile özdil değildir. İçinde bir yığın yabancı kelime vardır. Meselâ Eski Türkçedeki (İslâmlık öncesi Türk Dili) töre kelimesi İbrâniceden, alıp kelimesi Moğolcadan, ev kelimesi Ârâmi dillerinden, günümüzde öztürkçe zanneÂ&amp;shy;dilen kend, kand kelimeleri Soğd-Sankrist dillerinden, acun kelimesi Soğdcadan, dost kelimesi Farçadan dilimize girmiştir.Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra da İslâm medeniyeti içinde Arapça ve FarsÂ&amp;shy;ça dillerinden Türkçeye kelime girmiştir. FaÂ&amp;shy;kat dilimize giren bu kelimeler değişmiş, Türkçenin fonetik yapısına uymuştur. Bu kelimelerle birçok deyimler yapılmış, bu kelime ve deyimler halk dilinde yerleşerek yediden yetmişe herkesin bildiği, kullanÂ&amp;shy;dığı kelimeler olmuştur. Yâni Türkçe bu kelimelere kendi mührünü vurmuştur. Kısacası bu kelimeler Türkçeleşmiştir. MeseÂ&amp;shy;lâ: Arapçadaki manâra dilimizde minare, Arapçadaki na’na’ Türkçede nane, ArapçaÂ&amp;shy;daki sahlap Türkçede salep şekline girmişÂ&amp;shy;tir. Yine Türk milleti gul kelimesini almış gül yapmış, câme-şûy kelimesini almış çaÂ&amp;shy;maşır yapmış, guuşe kelimesini almış köşe şekline sokmuş, şüban kelimesini almış çoÂ&amp;shy;ban yapmıştır.Böylece binlerce kelime Türkçeye girÂ&amp;shy;miş, Türkçeleşmiş, Türk milletinin malı olmuştur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-535034080999264269?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/535034080999264269/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=535034080999264269&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/535034080999264269'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/535034080999264269'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/dil-zerine.html' title='Dil Üzerine'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hNakMwJbI/AAAAAAAAAE4/Pq_j_67np5Q/s72-c/untitled.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-1201216155510924633</id><published>2008-03-12T14:28:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:37:00.492-08:00</updated><title type='text'>Kelimeler Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hLdkMwJZI/AAAAAAAAAEo/fxj3fAMYigc/s1600-h/kaybedilenler+copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5176970742967838098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hLdkMwJZI/AAAAAAAAAEo/fxj3fAMYigc/s400/kaybedilenler+copy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#006600;"&gt;Kelimeler Üzerine&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff6600;"&gt;Fatih BAĞCIOĞLU&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Diller, medeniyetler gibi tekâmül etmek mecburiyetindedir. Medeniyetin gelişmesiyle birlikte, o medeniyetin kurucularının dili de değişir. Medeniyet ve dil daima beraberce yürürler; biri durduğu zaman diğerini yürütmek âdeta imkânsızlaşır. Bir medeniyetin kurucularının yeni yeni nesne, hareket ve mefhumları karşılamak için, yeni yeni kelimelere ihtiyacı vardır. Bir dil bu ihtiyacını karşılamak için ya yabancı bir dilden kelime alır, ya kelime grupları teşkil eder veya yeni gövdeler meydana getirir. (Yeni kelimeler yapar.) Bizde, yani dilimizde medeniyetin ortaya çıkardığı bu yeni nesne, hareket ve mefhumları karşılamak için en son yol, köklerden gövdeler meydana getirmek, yeni kelimeler yapma yolu seçilmiştir. Yeni kelimeler kelime kök ve gövdelerine yapım ekleri eklenerek teşkil edilirler. Ama bu rastgele olan bir iş değildir. Her kök ve gövdeye gelişigüzel ekleri getirmek suretiyle yapılan iş, kelime yapma değil, kelime uydurmadır. Böyle kelimeler dilde tutunamazlar, yabancılıklarını hemen hemen daima muhafaza ederler. Bazı kimseler, kendilerini zorlayarak o kelimeleri kullansalar bile, geniş, halk kitleleri bu kelimeleri benimsemezler. Şunu unutmamak gerekir ki kelime yapma ve kelime uydurmak birbirinden çok ayrı şeylerdir. Dilde yeni kelimeler yapılır, fakat yeni kelimeler uydurulamaz. Yapılan kelimelerin uydurma olmaması için kelime yapmada dil ilminin tesbit ettiği şu esaslara uymak gerekir: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;1-Canlı Kök Yeni kelimeler, kelime kök ve gövdelerine yapım ekleri eklenerek teşkil edildiğine göre, bu kök ve gövdelerde aranılacak vasıf bunların canlı olmasıdır. Yani o kök ve gövdelerin o anda, o sahada kullanılmasıdır. Yeni kelime yapmada kullanılan kelime kök ve gövdeleri o anda, o sahada kullanılmıyorsa, o kökler ölüdür, onlardan yeni kelimeler yapılamaz. "Kök veya gövdenin eski veya başka şivelerdeki farklı şekilleri de kelime yapmada temel teşkil edemezler" Netice olarak diyebiliriz ki yeni kelime yapmada kullanılacak kök ve gövdeler halk tarafından bilinen, kullanılan, o sahada yaşayan kelimeler olmalıdır. Çünkü dilde kelime gövdeleriyle kelime kökleri arasında mantıkî bir münasebet vardır. Meselâ; gözlük kelimesiyle bu kelimenin kökü göz arasındaki münasebet gibi. Kelime kökü kullanılmıyor, manası halk tarafından bilinmiyorsa yeni kelime ile kökü arasındaki bu mantıkî münasebet bilinemeyecek ve böyle kelimeler terim gibi ezberlenmesi gereken uydurma kelimeler olmaktan öteye gidemeyecektir. 2- İş1ek Ek Yeni kelimeler teşkil edilirken dikkat edilecek en mühim hususlardan biri de kök ve gövdelerden yeni kelimeler yapmada kullanılan yapım eklerinin işlek olmasıdır. Ek'in işlek olması demek dilde o ekle yapılmış birçok kelimenin bulunması, dilin o eki çok kullanması demektir. Bu ekler dilin hoşlandığı ve benimsediği eklerdir. Yapılan kelimeler bu eklerle teşkil edilirse, dilde kolaylıkla tutunur, halk tarafından benimsenir, dilin bünyesine girer. Dildeki bazı ekler ise işlek değildir, birkaç kelime dışında pek kullanılmaz, onlarla yapılan kelimeler mahduttur. Demek ki eklerde rağbet görme bakımından bir fark vardır. Meselâ: isimden isim yapma eki olan -cı, -ci, -cu, -cü, -çı, -çi, -çu, -çü eki Türkçenin eskiden beri işlek bir ekidir. Araba-cı, eski-ci, yol-cu, uyku-cu, göz-cü, kitap-çı, aş-cı, bek-çi, simit-çi, ok-çu, süt-çü... gibi. Yine isimden isim yapma eki olan -ka, -ge ise eskiden beri işlek olmayan bir ektir. Başka, özge gibi iki kelimede bulunur. Ayıca yapım ekleri haricindeki eklerle, Türkçede olmayan yapım ekleriyle veya yapım eklerinin isimden isim, isimden fiil, fiilden fiil, fiilden isim yapma ekleri olduğuna dikkat etmeden, rastgele her isim kök ve gövdesine, gelişigüzel yapım ekleri eklemek suretiyle yapılan kelimeler ve eklerin fonksiyonları göz önüne alınmadan yapılan kelimeler de uydurma olmaktan öteye gidemezler ve tutunamazlar. 3- Kelime Musikisi Yeni kelime teşkil edilirken dikkat edilecek diğer bir husus da, kök ve ekleri birleştirirken dilin ses kaidelerine, birleşme şartlarına, eklerin çok şekilliliğine uygun olarak hareket etmek ve ahenk itibarıyla dilin temayüllerine uyarak, onun hoşlanmadığı bir takım ses ve şekillerin meydana gelmesinin önüne geçmektir. Dil ilmine göre kelime yapımında yukarıdaki hususlara hassasiyetle uymak gerekir. Yukarıda anlatılan esaslara uymadan yapılan kelimeler yanlış ve uydurma kelimeler olmaktan öteye gidemezler, dilde anarşiye sebep olurlar. Acaba memleketimizde durum nedir? Bunu beraberce inceleyelim. "Olanak" Yapılan yeni kelimelerden biri olan ve imkân yerine kullanılmak istenen bu kelime yanlıştır. Çünkü dilimizde işlek bir -anak, -enek eki yoktur. Bu ek, Türkçede sağanak, görenek gibi birkaç kelimede görülür. Dilde işlek olmayan eklerle yeni kelimeler yapılamayacağına göre bu kelime yanlıştır. "Anlak" Mefhum bakımından yanlış ve söylenişi çirkin kelimelerden biri de zekâ yerine kullanılmak istenen "anlak"tır. Çünkü zekâ sadece anlamak manası ifade etmez. Anlamak zekânın bir yönünü teşkil eder ve idrak ile alâkalıdır. Anlamak zekânın hususiyetlerinden ancak biridir, "zekâ", "idrak", "fehm", "zeyreklik" bu kelimelerin hepsini anlamak fiilinden yapılan kelimelerle karşılamağa çalışmak Türkçeyi bilmeyenlerin işidir. Dilde nüans ve mefhumlara dikkat etmek icap eder. Türk milleti zekâsını "anlak" yapmayacak kadar zekidir. "Bağımsızlık" Bağ- kökünden -m ekiyle yapılan, istiklâl ve müstakil yerine kullanılan bu kelime de yanlıştır. Çünkü Türkçede isimden isim yapma eki olarak bir -m eki yoktur. Türkçede ancak fiilden isim yapma eki olarak -m eki vardır; almaktan alım, satmak' tan satım... gibi. Milletimiz istiklâlini kaybetmedikçe "bağımsızlığa iltifat etmeyecektir". "Doğa", "doğal" Bu kelimeler tabiat ve tabiî kelimeleri yerine kullanılmak isteniyor. İkisi de hem şekil bakımından hem mefhum bakımından yanlıştır. "Doğa" kelimesi doğmak fiilinden -a ekiyle yapılmış bir kelimedir. Hâlbuki Türkçede fiilden isim yapma eki olan -a işlek bir ek değildir. Kalıplaşmış olarak birkaç kelimede görülür. Dil ilmine göre işlek olmayan eklerle yeni kelimeler yapılamaz. Tabiat kelimesi ayrıca "huy, mizaç" manasına da gelir ki bu manaları doğa kelimesiyle karşılamak mümkün değildir. Doğal kelimesi ise kat kat yanlıştır.. Çünkü dilimizde -i diye bir nisbet eki yoktur. Böyle yanlış kelimelere yüzlerce misal verilebilir, ilerideki yazılarımızda fırsat buldukça bunlar üzerinde duracağız. O zaman daha açık olarak görülecek ki bizde yapılan şey, kelime yapma değil; kelime uydurmadır. Görülüyor ki yapılan kelimeler dil ilminin dışında, hiç bir kaide tanımayan, uydurma kelimelerdir. Bu kelimelerin dikkat çekici en mühim hususiyeti de medeniyetin ortaya çıkardığı yeni nesne, hareket ve mefhumların karşılığı değil, dilimizde mevcut, halkın bildiği, kullandığı, Türkçeleşmiş kelimelerin karşılığı olmasıdır. Böylece bilerek veya bilmeyerek nesiller bin yıllık bir mazinin, bin yıllık bir kültürün yabancısı haline getirilmektedir. Dikkatli olmalıyız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-1201216155510924633?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/1201216155510924633/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=1201216155510924633&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/1201216155510924633'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/1201216155510924633'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/kelimeler-zerine.html' title='Kelimeler Üzerine'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hLdkMwJZI/AAAAAAAAAEo/fxj3fAMYigc/s72-c/kaybedilenler+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-536234027754521002</id><published>2008-03-12T14:17:00.000-07:00</published><updated>2008-12-12T23:37:00.658-08:00</updated><title type='text'>Dil Ve Kültür</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hJ9EMwJYI/AAAAAAAAAEg/l55hYyHwo3g/s1600-h/untitled111.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5176969085110461826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hJ9EMwJYI/AAAAAAAAAEg/l55hYyHwo3g/s400/untitled111.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Dil Ve Kültür&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#009900;"&gt;Yusuf Alan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kelimelerin olmadığı bir dünyada yaşasaydık, insanlar, beyinlerinden, ruhlarından, kalplerinden süzülüp gelen duygu ve düşünceleri birbirlerine nasıl aktarırlardı kimbilir? Kelimesiz, sözsüz, yazısız, kısacası dilsiz bir dünya... Hayali bile sıkıntı veren renksiz bir dünya. Hayata renk katan dil, her toplumun ruh aynasıdır. Bir toplumun kültür seviyesini ve dünya görüşünü tespit etmek isteyenler o toplumun kullandığı dili incelemeleri yeterlidir. Mesela, bir Kızılderili kabilesi olan Siouxlar’ın dilinde hiçbir “küfür” kelimesi yoktur. Kızılderililere vahşi diyen beyaz adamın yüzünü kızartacak bir tablo! Dil ile kültürün ve toplumun ilişkisine diğer bir örnek de arşivlerimizdeki belgelerdir. Arşivlere bir göz atsak, belgeler bize şunları fısıldar: “Kâğıdımızdan mürekkebimize, yazı türümüzden kullanılan kaleme kadar uzanan unsurlardaki estetiğe bakın. Her şahsın makamına göre kullanılan lakaplar, hitaplar, dua cümleleri, o devrin insanının, sizin cedlerinizin ruh inceliklerini yansıtmıyor mu? Şu muhteşem fermanların arkasındaki muhteşem devleti nasıl görmemezlikten gelebilirsiniz?”Gerçekten bu belgelerin sadece şekilleriyle değil, içlerinde geçen kalıplaşmış ifadelerle de devirlerinin kültür birikimi ve hayat görüşlerine nasıl işaret ettikleri incelenmeye değer. Mesela, bir belgede bir bayan ismi geçtiği zaman hemen ardından, çoğu zaman, “zid iffetüha” (Allah iffetini artırsın), bir âlimin ismi geçtiği zaman “zid ilmüha” (Allah ilmini artırsın) şeklinde bir dua cümlesi gelirdi. Sadrazam, defterdar, müftü, kazasker, beylerbeyi, sancakbeyi ve kadı gibi makam sahibi şahsiyetlerin senası birkaç satır sürüyordu.Dil-kültür ilişkisine dair başka bir misal de atasözleri ve deyimlerdir. Günümüzde, mevcut dillerdeki kalıplaşmış ifadelerin, bilhassa atasözlerinin, milli ruhu yansıttığı görülmektedir. Hatta bu atasözlerinden bazılarının farklı milletlerde -kelimeler farklı olsa bile- aynı manayı taşıdıkları tespit edilmiştir. Zira bazı cihanşümul (evrensel) hakikatler, bütün insanlar tarafından tartışmasız kabul edilir. Bir köyde iki muhtar, bir şehirde iki vali, bir ülkede iki devlet başkanının olamayacağı, olursa işlerin karışacağı, yani hâkimiyetin en önemli esasının müdahaleyi reddetmek olduğu, cihanşümul bir hakikattır. Bu hakikata İngilizler şöyle işaret eder: “Aşçılar çoğaldı mı çorba tatsız olur”, İtalyanlar; “Çok horozun öttüğüyerde güneş doğmaz”, İranlılar; “İki kaptan gemiyi batırır”, Ruslar; “Yedi ebenin olduğu yerde bebek kör doğar”. Bizdeki atasözleri de şöyle: “Horozu çok olan köyün sabahı geç olur”, “İki arslan bir posta sığmaz”.Atasözleri ve deyimlerin kültürümüze nasıl ayna oldukları şu misallerden açıkça görülebilir:— Allah, dağına göre kar verir.— Allah, doğrunun yardımcısıdır.— Allah gümüş kapıyı kaparsa altın kapıyı açar.— Allah sabırlı kulunu sever.— Allah’tan umut kesilmez.— Almadan vermek Allah’a mahsustur (yaraşır).— Allaha ısmarladık.— Allah bağışlasın.— Allah bilir.— Allah etmesin.— Allah utandırmasın.“Çalım Kültürü” nün doğurduğu gariplikler de hatırlanmaya değer. Arabalara yapıştırılan çıkartmalar nedense daha çok İngilizce ve İngilizlerin “white lie” (zararsız yalan) (!) dedikleri cinsten. Mesela “My other car is a Ferrari” (Benim diğer arabam bir Ferrari’dir). Ya arabaların arka camlarında taşınan sahte Amerikan plakalarına ne demeli! Bu plakaları takanlar, Amerika’yı görüp geldiğini mi ima ediyorlar acaba? Bir de kolu, bacağı kırılanların alçılarına yazdırdıkları imza sirküleri var. “Ne çok arkadaşı varmış”mı denmek isteniyor yoksa? Kısacası “hava atmak”, kültürümüzü ve dilimizi maalesef oldukça etkiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi dil-kültür-toplum ilişkisinde, hassas bir husus üzerinde duracağız. Kitle iletişim araçlarıyla insanların zihinlerini kontrol etmek mümkün müdür?Aynı hadiseye, farklı isimler vermeleri ne garip?! Mesela, bir insan dinini değiştirir; yeni dinine mensup insanlar için o bir “mühtedi” (hidayete eren)’dir; eski dindaşları için, “mürted” (dinden dönen). “Şehit olmak isteyen mücahitler” bazıları için “İntihar saldırısında bulunan bir grup fanatiktir”. Özellikle basın-yayın organlarında bu tür “dil oyunlarına” veya daha resmi bir ifadeyle “diplomatik üsluba” çok rastlanır. Mesela, “Teröristler ölü olarak ele geçirildi”, “Göstericiler hayatını kaybetti” haberlerinde, özneden çok hadise vurgulanmış, halkın yanlış anlamalarının (veya gereksiz su-i zanlarının) (!) önüne geçilmiştir. Bu şekilde, aktif fiil cümlesi yerine, pasif cümleler ve isim cümleleri kullanmak, basının “tarafsız” kalmak için uyguladığı bir metottur. Batılı strateji uzmanlarının tavsiye ettikleri “güzel adlandırmalar” (!) da, insanlarda infiale sebep olabilecek bazı hadiselerin yumuşatılmasında kullanılır. Gaye, mevcut statükoya zarar gelmesini önlemektir. “Soykırımı” veya “katliam” yerine “etnik temizleme”; “kumar” yerine “talih oyunu”; “bebek katliamı” veya “sinsi soykırım” yerine “aile planlaması” terimlerini kullanmak gibi...Ya “şeker bayramı” tabirine ne demeli? Kulluk dairesinde bulunan aciz ve fakir insanın, Allah’ın azamet, kudret, şef kat ve merhamet gibi yüzlerce isim ve sıfatını idrak edip “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahuekber” senalarıyla görünen ve görünmeyen âlemlere ilan ettiğimiz “Ramazan Bayramı” nda, “şeker” ve “tatlılar” dışındaki başka bir şeyle uğraşmayan ve insanları uğraştırmak istemeyenler de kimler? Bunları düşünmek gerek.Nezaket isteyen başka tabirler de var. “Kara kışta” , karla ve tabiatla “mücadele” edildiği söyleniyor. Hâlbuki ne kış “karadır”, ne de insan onunla “mücadele” eder. “Hava muhalefeti” de ayni şekilde yanlış kullanılan deyimlerden birisidir. Tabiatta kötü ve çirkinmiş gibi gözüken şeylerin altında güzellikler yatar. Güzel düşünemeyen insanlar güzel göremezler. Rabb e kendilerine ve yaratılanlara yabancılaştıkları için “hayat”ı bir “cidal” olarak görürler.İnsanı daha büyük bir vartaya düşüren bir tabir de şöyle “İşimiz Allah a kaldı” Acaba hangi iş Allah‘ın iradesi dışında gerçekleşir ki? Bundan başka “Üzümü nu ye bağını sorma” gibi ifadeleri duydukça, ister istemez insanın aklına bunların bizden olmayanlardan sudur ettiği geliyor. Batılılar bu konuda oldukça işgüzar. Ortaya attıkları tabirlerin ardında kendi hayat görüşleri okunuyor. Aldanmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor.Allah a dayandıkları için cihanı sarsan, fazilet ve medeniyet üstadı Osmanlılar emperyalizm sömürgecilik gibi kavramları tedai ettirecek şekilde bir “imparatorluk” mudur yoksa “cihad-ı fi sebilillah” mefkûresiyle yaşayan o şanlı ecdadımız “Devlet ı Aliye-i Osmaniye” midir’İşte kullanırken düşünülmesi gereken mefhumlardan sadece birkaçı. O halde ne yapmalıyız? Kendimize ait mefhumlarla düşünmenin yollan nelerdir? Aslında çare basit. Kaynağı Kur’an ve hadisler olan eserleri sürekli okuyup yaşayan insanlarda öyle bir dünya görüşü oluşur ki sahip oldukları ferasetle eşya ve hadiseleri tahlil, bünyelerine yabancı olan unsurları teşhis, bilgileri hikmete, “kültür”ü de “irfan”a tebdil ederler. Öyle bir “lisan” kullanmaya başlarlar ki, sanki yaşadıkları şeyler kelimeleşir, zihinleri ve hayatları aydınlık ve dupduru olur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;KAYNAKLAR1) Aksan, Prof. Dr. Doğan (1987) “Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim.” Ankara: Türk Tarih Kurumu Basım Evi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;2) Pel. M (1965) The Story ol Language New York TheAmerican Library.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;3) Eminoğlu M. (1989) Osmanlı Vesikalarını Okumaya Giriş.Konya: Ülkü Basım Evi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;4) Hatim ve Mason (1990) Discourse and the Translator, London/New York: Longman&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-536234027754521002?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/536234027754521002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=536234027754521002&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/536234027754521002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/536234027754521002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/dil-ve-kltr.html' title='Dil Ve Kültür'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R9hJ9EMwJYI/AAAAAAAAAEg/l55hYyHwo3g/s72-c/untitled111.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-160166264535259679</id><published>2008-03-05T14:04:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:00.927-08:00</updated><title type='text'>Nesli Tükenmekte Olan Bir Canlı Lepisma Sakkarina</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R88Za3-lc6I/AAAAAAAAAEY/thrL9mzOomI/s1600-h/adobe-id-226asp6683144587.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5174382446365733794" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R88Za3-lc6I/AAAAAAAAAEY/thrL9mzOomI/s400/adobe-id-226asp6683144587.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:180%;color:#990000;"&gt;Nesli Tükenmekte Olan Bir Canlı Lepisma Sakkarina&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;İbrahim REFİK&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Lepisma sakkarina; Tysanura takımından Lepismatidae familyasının örnek tipi olan bir canlı.. daha doğrusu bir böcek.Yazının başlığına ve ilk satırlarına bakıp da bir biyoloji yazısı olduğunu sanmayın sakın. Bahsettiğimiz canlının Türkçe karşılığı: Kitap kurdu. Hani şu kütüphanelerimizdeki bilhassa hiç okunmayıp evlerimizin salonlarındaki vitrinlerde aksesuar malzemesi olarak kullanılan kitaplarımızın bir ucundan başlayıp diğer ucuna kadar okuyabilen(!) minik canlı.Ama biz burada Lepisma sakkarina'nın yâni, kitap kurdunun, insanlar arasındaki bulunanından, daha doğrusu nesli tükenmekte olanından bahsedeceğiz.Kitap kurtluğu veya kitap meraklılığı üzerine dilimizde birçok deyim mevcut. Kitap kurdu; kitap meraklısı, kitaplarla ilgisi çok fazla kişi manasına kullanılmakta.Ayrıca yabancı dillerde bibliyoman kavramı var. Kitap hastası, kitaplara hastalık derecesinde ilgi duyan kişi demek. Daha açık bir ifade ile kitap delisi. Osmanlı kültüründeki karşılığı "Mecânin-i Kütüp". Bir de bibliyofil var. Bizdeki karşılığı "Muhibban-ı Kütüp" yâni kitapsever.Evet, biz kendisine kitap indirilmiş bir ümmetiz. Kitap, hayatımızın her karesinde; dünyaya ilk gözlerimizi açtığımızda kulağımıza fısıldanan besmeleden, "sessiz gemi" ile son yolculuğumuza uğurlanıştaki İlâhî "Yasin" nağmelerine kadar... Ve tabiî ki imanımızın gücüyle doğru orantılı olarak da, hayat yolculuğumuzun her safhasında...Kitap, ümmi de olsa bu ülke insanının yüreğinin derinlerinde yer etmiştir. Onun için bir mes'ele olduğunda "kitabını seversen..." diye yemin verdirir insanımız.. ve küfürlerin en ağırı olarak da "kitapsız" kelimesi girmiştir literatürümüze...Hayat felsefesini Ana Kitab'ın "İkra" emri çerçevesinde kurup, ona bağlı olarak kitap ağırlıklı bir medeniyet geliştiren ecdadımızın elbetteki kendine has bir kültürü, değerleri ve bu kültür ve değerleri temsil eden orijinal şahsiyetleri olacaktır. Konumuzun odak noktasından fazla sapmadan "Mecânin-i kütüp" ve "Muhibban-ı kütüp" arasında bir seyahata çıkalım dilerseniz.Henüz karanlığı üzerinden atamamış Avrupa'nın en bilgili idarecisi sayılan Fransa kralı V. Charles'ın kütüphanesinde 900 (dokuzyüz) kitap bulunup, kilise kütüphanelerinde kitaplar demir parmaklıklar arasından okutulurken, kapı komşusu Müslüman Endülüs'ün hükümdarı Halife II. el-Hakem'in kütüphanesinde 600.-000 yazma kitap bulunmakta ve Gazalî, Endülüs'te yazılan bir kitabın üç ay sonra Şam sahaflarına ulaşmasından dolayı devrinden yakınarak, artık insanların ilim yerine servete önem ve öncelik verdiklerinden şikâyet etmektedir.Meşhur Cahız, ilim öğrenmek için kitaplara para yetiştirememekte ve çareyi kitapçı dükkanlarını kiralayıp, geceleri üzerinden kilitleterek sabahlara kadar tetebbu'da bulmaktadır."Muvatta" gibi dev bir eserle ardında silinmez izler bırakan İmam Malik Hazretleri de, kitap okuyarak ilim öğrenmek için zamanının her dakikasının hesabını yapmakta ve def-i hacette geçecek zamanı dâhi israf kabul ederek, üç günde bir def-i hacete çıkacak şekilde yemeğini azaltmaktadır.İbn-i Cevzî, tedris, te'lif ve fetva ile dolu dolu yaşadığı ömrünün tek ânını bile boşa geçirmeyip, bazısı yirmi cildi bulan 340'dan fazla eser vererek, kitap yazmadık hiçbir ilim dalı bırakmamakta ve yazmış olduğu eserlerinin toplamı ömrünün günlerine bölündüğünde bir güne dört defter(forma) düşmektedir. Ve bu ilimlerle içli dışlı geçen ömrü boyunca, bıraktığı birbirinden kıymetli eserleri yazarken kullandığı kalemlerin yontulmasından ortaya çıkan talaşları biriktirip, vefatında gasil suyunun ısıtılmasında kullanılmasını vasiyet etmekte.İbn-i Rüşd'ün, biri babasının vefat ettiği, diğeri de evlendiği gece olmak üzere hayatında kitap okumadan geçen sadece iki gecesi vardır.İbn-i Teymiye, beline kadar uzanan örgülü saçları ile her gece kitap okumaya başlamadan önce saç örgüsünün bir ucunu çiviye asar ve böylece okurken uyuyakalmasını önlemeye çalışırdı.Sekiz yıllık kısacık saltanatına kıtalar fethini sığdıran koca Yavuz, develere yüklettiği kütüphanesini bir an olsun yanından ayırmaz ve şehzadelik döneminde üç saate indirdiği uykusuyla günde sekiz saat kitap okurdu.İlmin kaydedildiği kağıdın bile bizim kültürümüzdeki yeri ayrıdır. Osmanlı ülkesini ziyaret eden Avrupalı seyyahlar, hatıralarında: "Osmanlı ülkesinde, üzerinde dinî bir metin olsun veya olmasın yerde bir kağıt parçası göremezsiniz. Onu hemen mukaddes bir şey imiş gibi alıp bir duvar kovuğuna yerleştirirler" diye yazdıklarına şâhit oluruz.Bilginin ve yazılı kültürün ehemmiyetini göstermesi açısından Muallim Naci'nin Medrese Hatıraları'nda anlattığı:"Boğaz'ı geçerken kayığı alabora olan Osmanlı şâirinin, denize batarken bile, yanındaki şiir defterini sopasının ucunda suyun üstünde tutmaya çalıştığının" hikâyesi ne kadar dramatik ve göz kamaştırıcıdır.Bir de yakın tarihimizin kitap kurtlarından Cemil Meriç'in öğrenme aşkıyla çırpınmasının hikayesi ayrı bir ibret tablosudur:Cemil Meriç, gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her gün biraz daha yitirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmaz, odasında masanın üstüne sandalyeyi koyar, kendi de sandalyeye çıkarak kitabını, ampule 30 santim uzaklıkta tutardı. Bunu, elektrik ampulünü aşağıya değin iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Bunca parasız oluşunun sebebi ise, eline geçen paranın tamamını kitaba yatırmış olmasıydı.Kitap kurtları ve kitapseverlerden bahsettikten sonra bir nebze de "Mecâ-nin-i kütüp", yâni bibliyomanlardan bahsedelim:Bunlar, tabiri caizse kitap tozlarıyla beslenirler, kitap tozları onlar için polen gibi çok besleyici bir gıdadır. Nâdide kitapları kütüphanelerine edinebilmek için yapmayacakları şey yoktur. Ayrıca başkasına da kitap vermezler.Şu sözler bunlarla alâkalı, günümüze kadar gelmiş şark kitap kültürünün vecizeleleridir:"Kitabımın kâğıdının bir köşesini her kim nişan için bükerse bana hançer çekmiş, kanımı dökmüş bir katil olur.""Bu kitap benim rûhum ve ömrümün mahsulü gibidir. Ben ölünce nâdan bir cahile kalacak diye korkarım.""Kitabın yüzüne bakınca gönlüm eğlenir, emdiğim şeker kamışının sütü gibidir. Sakın kitabımı benden isteme. Çünkü bu, elimden sevgilimi almak gibidir.""Dostların kitabına tamâ etmek kötü ve fena huyluluktur. Okuyup geri vermemek ise, civanmertliğe muhalif, nâmertliktir."Türk dilinin ve kültürünün temel eserlerinden biri olan "Divan-ı Lügât-ut-Türk"ü asırlar sonra gün yüzüne çıkaran Ali Emîrî Efendi (1857-1924) de bunlardan biridir. Kendi ifadesiyle, "Lamba kenarında kitap mütalaa ederken sabah olmak defaatle vâki oldu. Uyusam kimse yanımda yatamazdı. Okuduğum kitapları savt-ı aleni ile (yüksek sesle) tekrar edermişim" diyen Ali Emîrî Efendi'nin kitap uğruna katlanamayacağı fedâkârlık yoktur.Yanya'da maliye müfettişi olduğu yıllarda Arapça güzel bir kitap bulur ve hemen satın alır. Ancak aldığı kitap eserin birinci cildidir. İkinci cildi de vardır ama, kimbilir nerede ve kimde? Uzun araştırmalar neticesinde kitabın ikinci cildinin Kuzey Yemen'de, San'a'da oturan bir şahısta olduğunu öğrenir. Ne pahasına olursa olsun o cildi elde edebilmek için kitabın sahibine arka arkaya mektuplar yazdıysa da, olumlu cevap alamaz. Bütün rica ve ısrarlara rağmen adam kitabı satmaya yanaşmaz. Ali Emîrî, ümitsiz ve huzursuzdur. Fakat kitabın peşini bırakmamaya kararlıdır. Yüz yüze görüşürse belki adam ikna olabilir düşüncesiyle Yemen'e gitmeye karar verir; fakat Yanya nere, Yemen nere...Emîrî Efendi'nin kitap uğruna katlanamayacağı hiçbir maddî - mânevî fedâkârlık yoktur. Fakat resmî vazifesini bırakıp nasıl gidecektir. Onun da kolayını bulur ve Nezaret'e müracaat ederek Yemen'e tayinini ister. Allah'dan ki. Yemen'deki şahıs o günlerde kitabı satmaya razı olmuştur ve bir kitap macerası böylece güzel bir neticeye bağlanır.İşin daha da güzeli, Ali Emîrî Efendi, fakr u zaruret ve çile dolu ömrü boyunca oluşturduğu bu paha biçilmez yazmalarla dolu kütüphanesini, sağlığında milletine bağışlama civanmertliğini gösterir. Hem de neye rağmen? Fransızların, devrine göre 30.000 altın gibi astronomik bir satın alma fiyatı, Paris'te adına bir kütüphane, yaşadığı müddetçe yüksek bir maaşla hafız-ı kütüp olarak kitaplarının başında bulunma ve emrine Müslüman ahçı ve hizmetkârlar verme gibi çok cazip bir teklife rağmen...Ali Emîrî Efendi bu teklife hiç tereddüt etmeden şu cevabı verir. "Efendiler, ben bu kütüphaneyi milletimin bana verdiği maaşlarla yaptım. Öldüğüm zaman milletime kalması için... Bir daha böyle bir teklifle gelirseniz, sizi buradan kovarım."Bir kitap tutkunu da, Mehmet Akif merhumun "Safahat"ının altıncı kitabı "Asım" daki "Köse İmam" dır. Muhayyel bir şahıs olmayan Köse İmam, Akif'in bu şiirini ithaf ettiği Ali Şevki Efendi'dir.Akif'in "ilmi az, görgüsü çok, fıtratı yüksek imam" diye tarif ettiği bu tok sözlü adam da, çok zengin olan kütüphanesinden kimseye kitap vermez, çok ısrar edildiğinde ise, kütüphanesinin üst tarafına astığı;"Dest-i gadr-i müstaîradan ziyanım bîhisapTövbe ettim, âriyet hiç kimseye vermem kitap." levhasını gösterilmiş.Niye bunları yazdık? Gâyemiz geçmişe nostaljik bir seyahat değil elbet. Görüntü odaklı bir dünyada yaşıyoruz. 14-15 yaşındaki bir çocuğun zekâ seviyesiyle hitap eden televizyondan bilgi ve kültürünü artırdığını zanneden geniş bir kitle ile karşı karşıya bulunduğumuz günümüzde, bir kitap medeniyetinin vefasız evlâdları olarak, gerçek bilgi ve kültürün, görüntünün seline kapılmakla değil, "kelime ve kavramların çilesini çekmekle" kazanılacağını düşünüyoruz.Kültürel kalkınmışlığın Ölçüsü olan kişi başına tüketilen kağıt miktarının ABD' de 391 kilo olmasına karşılık, ülkemizde ise sadece ve sadece 18 kilo olması oldukça düşündürücüdür.6 milyon nüfuslu Azerbaycan'da, 60 bin baskı yapan bir şiir kitabı 6 ayda tüketilirken, 60 milyonluk ülkemizde üçbin baskı yapan bir fikir kitabı veya roman maalesef üç yılda zor satılmaktadır.Gururumuzu incitse de şu soruyu kendimize sormadan edemeyeceğim:"Böylesine muhteşem bir kitap medeniyetinin çocukları olarak, neyi kaç defa okumamız gerektiğinin farkında mıyız ve okuduklarımızı ne ölçüde hayata geçirebiliyoruz?"Kaynaklar- Kitap Üzerine Anatomi Dersleri, Yapı Kredi Yay., İst/93- Müftüoğlu, Mustafa; Tarihi Gerçekler-2 Seha Neş.,İst./93.- Refik, İbrahim; "Zaman Şuuru", Sızıntı, Mayıs 1990- Suffe Kültür San'at Yıllığı (1985-86) Suffe Yay., İst./86.- Tevfikoğlu, Dr. Muhtar; Ali Emiri Efendi. Kültür Bakanlığı Yay., Ank./ 1989.- Türk Edebiyatı Dergisi, Nisan/1986- Ünver, Dr. A. Süheyl; Kırkambar, Türk Ev Kadınları Kültür Derneği Yay., Ankara/1972- Yazıksız, Asım Necip; Kitap, İletişim Yay., İst./ 93&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-160166264535259679?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/160166264535259679/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=160166264535259679&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/160166264535259679'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/160166264535259679'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/nesli-tkenmekte-olan-bir-canl-lepisma.html' title='Nesli Tükenmekte Olan Bir Canlı Lepisma Sakkarina'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R88Za3-lc6I/AAAAAAAAAEY/thrL9mzOomI/s72-c/adobe-id-226asp6683144587.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-8305817901949119788</id><published>2008-03-05T13:30:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:01.083-08:00</updated><title type='text'>Önce Onlar Bulmuştu</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R88VF3-lc5I/AAAAAAAAAEQ/oKXcHgJOGsg/s1600-h/1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5174377687541969810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R88VF3-lc5I/AAAAAAAAAEQ/oKXcHgJOGsg/s400/1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;  &lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=3490"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#993300;"&gt;Önce Onlar Bulmuştu&lt;/span&gt; &lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;Kenan GÖÇOĞLU&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın üzerine bir güneş gibi doğan İslâmiyet, ilim öğrenmeyi teşvik ederek Müslümanların her bakımdan örnek alınabilecek bir medeniyet kurmalarını sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Peygamber Efendimiz’in (sas) teşvikleriyle, M.S. 800–1500 yılları arasında İslâm dünyasında, her konuda olduğu gibi, ilmî çalışmalarda da önemli ilerlemeler olmuş; birçok Batılı araştırmacı, İslâm dünyasının önemli ilim merkezlerine gelerek Müslüman âlimlerden ilim öğrenmiştir. Müslüman ilim adamlarının eserlerinden yaptıkları çevirilerle, kendi ülkelerinde mucit olarak meşhur olmuş çok sayıda Batılı araştırmacı vardır. Batı’nın meseleye taraflı yaklaşması, ülkemizde de bazı kesimlerin bu gerçeği kasıtlı olarak örtmeye çalışması neticesi maalesef Müslüman ilim adamları tarafından yapılan keşif ve ortaya konan icatlar Batılılara mal edilmiştir. Bütün bunlardan sonra da, “İslâm terakkiye mânidir.” gibi yaftalarla Müslümanlar tesir altına alınmak istenmiştir. Aşağıdaki misâllerden de anlaşılacağı gibi birçok icat ve keşfin temelinde Müslüman ilim adamları vardır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Uçak&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İnsanoğlunun kuşlar gibi uçma hayalinin, ilk olarak 1903 yılında Wright Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği bilinir. Hâlbuki ilk uçuş denemeleri 880 yılında, Endülüslü Müslüman âlim İbn-i Firnas tarafından geçekleştirilmiştir. Plânörlere benzeyen bir âletin üzerine kuş tüyleri ve kumaş geçiren İbn-i Firnas, bununla bir müddet havada kalmayı başarmıştır. İbn-i Firnas’ın bu faaliyeti, Batılı tarihçilerden Prof. Dr. Philip Hitti ve Dr. Sigrid Hunke tarafından ilk uçuş denemesi, kullandığı âlet de ilk uçak modeli olarak kabul edilir.1,2 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Buharlı otomatik sistemler&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Çeşitli kaynaklarda, buharlı otomatik sistemlerin ilk örneklerinin 1780 yılında İskoçyalı mühendis James Watt (1736–1819) tarafından icat edildiği belirtilir. Hâlbuki James Watt’tan 600 yıl öne yaşamış olan El-Cezeri’nin bir eserinde, buharlı otomatik sisteme benzer bir regülâtörden bahsedilmekte ve bu regülâtörün detaylı resmi yer almaktadır. El-Cezeri bu sistemde, buhar veya petrolle çalışan motorlu taşıtların vazgeçilmez elemanı olan supap tekniğini de ilk olarak kullanmıştır.3,6&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;İlk denizaltı&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Su altında ilerleyebilen bir vasıta yapma fikri, ilk olarak Leonardo da Vinci (1412–1519) tarafından ortaya atılmıştır. 1620’de Hollandalı fizikçi Drebbel’in ve 1653’te Fransız fizikçi François de Son’un bu konuda yaptıkları çalışmalardan bir netice alınamamıştır. Günümüzde ilk denizaltının 1776 yılında Amerikalı bilim adamı David Bushnell tarafından yapıldığı bilinmektedir. Hâlbuki İbrahim Efendi, 1719 yılında şehzadelerin sünnet düğününde eğlence maksatlı kullanılmak üzere, insan taşıyabilen ve bir saatten fazla su altında kalabilen, çelikten bir denizaltı yapmıştır.4&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Dünyanın yuvarlaklığı ve kendi etrafında dönmesi&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kâinat kitabını, Kur’ân-ı Kerim’in ışığında okuyan El-Biruni (973–1048), Dünya’nın yuvarlak oluşuna ve kendi etrafında döndüğüne dâir ilmî hesaplamalarını Kopernik’ten 500 yıl önce bilim dünyasına sunmuştur. Ne yazık ki, gençliğimize Kopernik anlatılmasına rağmen, El-Biruni’den hiç bahsedilmemektedir.3,4,7&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Kan dolaşımı&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;16. yüzyılda yaşamış olan Micheal Servitus’ün kan dolaşımını ilk keşfeden kişi olduğu kanaati günümüzde yaygındır. Hâlbuki ondan 300 yıl önce yaşamış Müslüman tıp âlimi İbnü’n-Nefis (1208–1288), eserinde damar sistemini ve kalbin bölümlerini detaylı olarak çizmekte; büyük ve küçük kan dolaşımını ayrı ayrı anlatmaktadır. 8-9İlk &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;anestezi&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İlk olarak 1850 yılında Junken tarafından yapıldığı zannedilen anestezi, Müslüman ilim adamı Sâbit bin Kurra (835–902) tarafından keşfedilmiş ve kullanılmıştır. Harran’da doğan Sâbit Bin Kurra, Bağdat’ta, tıpla birlikte matematik, astronomi ve mekanik sahalarında da önemli çalışmalar yapmıştır. 9,10&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Atom&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Günümüz dünyasında, atomla alâkalı ilk çalışmaların İngiliz fizikçi John Dalton (1766–1844) tarafından yapıldığı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman fizikçi Otto Hahn (1779–1868) tarafından ortaya atıldığı fikri yaygındır. Hâlbuki onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi’nde rektörlük yapmış olan Müslüman kimyacı Câbir Bin Hayyan’ın (721–815) aşağıdaki sözleri asrımızın ilim adamlarını dahi hayrete düşürecek mahiyettedir: “Maddenin en küçük parçası olan ‘cüz-ü la yetecezza’da (atom) yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi onun parçalanamayacağı söylenemez. Aksine parçalanabilir ve parçalanınca da öylesine bir güç ortaya çıkar ki, bu güç Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allah’ın bir kudret nişanıdır.” 11 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Verem ve tedavisi&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;50 yıl öncesine kadar tedavisi bilinmeyen verem, nice insanın ölümüne yol açmıştır. Veremin tedavi usullerini ve bu hastalığa yol açan mikrobu Alman bilim adamı Dr. Robert Koch’un (1834–1910) bulduğu belirtilmektedir. Üstelik verem konusunda yaptığı çalışmalar dolayısıyla Dr. Koch’a 1905 yılında tıp sahasında Nobel Mükâfatı verilmiştir. Hâlbuki Dr. Koch’dan 150 yıl önce yaşamış Osmanlı ilim adamı Abbas Vesim bin Abdurrahman’ın (?-1761) vereme yol açan mikrop, veremin bulaşma yolları ve tedavisi konusunda yaptığı çalışmalar Avrupa’da büyük alâka görmüş ve yabancı ilim adamları kendisini sık sık ziyaret etmişlerdir.11,12&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc6600;"&gt;Katarakt ameliyatı&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İlk olarak 1846 yılında Blanchet tarafından gerçekleştirildiği bilinen katarakt ameliyatına, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Yakup’un (as) perde inmiş gözüne, Hz. Yusuf’un (as) gömleğini sürünce görmeye başlaması hâdisesiyle işaret edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’den aldığı ilhamla katarakt tedavisinin mümkün olabileceğine inanan ve bu sahada çalışmalar yapan Ebu’l-Kasım Ammar bin Ali Mevsili (950–1010) Irak ve Mısır’da yaşamıştır. Ali Mevsili’nin göz hastalıklarının tedavisi konusunda yazdığı “Kitabu’l-Müntehap” isimli eseri, Batı’da 18. yüzyılda dahi bu konudaki en iyi tıp kitabı olarak kabul edilmiştir. Ali Mavsili, göz hastalıklarına karşı uyguladığı çeşitli tedavi usullerinin yanında, içi oyuk bir tüp ile katarakt ameliyatı da yapmıştır.9,11Yukarıdaki misâllerden de anlaşılacağı gibi insanlığın ortak mirası olan bilime 8 ile 16. yüzyıllar arasında Müslümanlar çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Batı’da yetişmiş Gergo Saton gibi objektif birkaç bilim tarihçisinin eserlerinde Müslüman ilim adamlarından detaylı bahsedilmektedir. Bu eserlerde Sâbit Bin Kurra için Müslümanların Euklides’i; Harezmî için cebirde Euclides’ten bin yıl ileride; Câbir bin Hayyan için modern kimyanın, İbn-i Heysem için optik ilminin ve modern tecrübî fiziğin kurucusu; İbn-i Sina için hekimlerin üstadı; El-Cezeri için modern mühendisliğin ve otomatik kontrol ilminin kurucusu; Uluğ Bey için 15. yüzyılın astronomu; Mimar Sinan için mimarların üstadı; Piri Reis için dünyanın en büyük denizcisi; Râzi için Avrupa’daki ders veren kimyager denmekte, diğer âlimler için de çeşitli güzel tâbirler kullanılmaktadır.13 Ayrıca Milletlerarası Astronomi Birliği 1950’de aldığı bir karara istinaden Ay yüzeyinde bulunan kraterlere (Ay çukuru) bilime önemli katkıları olmuş ilim adamlarının isimlerini vermiştir. Bunlar arasında Müslüman ilim adamlarından Sâbit bin Kurra, Ebu’l-Vefa, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Câbir Bin Hayyan, İbn-i Heysem, Biruni, İbn-i Sina, Nasiruddin Tusi, El-Battâni, El-Fargani, Bitruci, El-Zerkavi ve Es-Sûfi’nin isimleri de yer almaktadır.13,14 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yukarıda sadece bazılarını sayabildiğimiz icat ve keşifler, ülkemizdeki ders kitaplarında yeterince yer almadığı gibi, Müslüman ilim adamları tarafından yüzyıllar önce yapılan keşif ve icatlar da, okullarımızda “Batılı ilim adamları tarafından yapılmıştır.” şeklinde öğretilmeye devam edilmektedir. Bu durum maalesef, tarih ve kültürümüzden bîhaber, kendine güveni olmayan bir gençliğin yetişmesine yol açmaktadır. Günümüzde, kendi öz değerlerimizle yetişen gençlerden bazılarının, dünya bilim olimpiyatlarında kazandıkları başarılar, imkân verildiğinde, bilime geçmiştekine benzer katkıların tekrar yapılabileceğinin bir habercisidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dipnotlar&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;1. Mitti, F., Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, Çeviren Salih Tug. Boğaziçi yay., İstanbul, 1981.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;2. O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;3. “Modern Bilimin Müslüman Öncüleri”, &lt;a href="http://www.mercek.org/"&gt;http://www.mercek.org/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;4. Şaban Döven, “Müslüman İlim Öncüleri”, Yani Asya neşriyat, İstanbul, 2004.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;5. Fuat Sezgin, “Compendium on the Thoery and Practice of the Mechanical Arts Al-Jami bain al-ilm wa-l-amal an-nafi fi şina at al-hiyal; El-Cezeri; İstanbul, 2002, İngilizce, Ciltli.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;6. El-Cezeri, “Kitab fi Ma’rifet’il Hiyali’l Hendesiye”, edited by Ahmed El Hasan, sf 394–395, Halep, 1979.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;7. İslâm Dünyasının Mucitleri” Focus, Sayı:2005/01-112414 Ocak 2005.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;8. Ibnü’n-Nefis, Serhül Kanun Sam, s. 108, 1934.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;9. Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, “İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi”, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlar, Ankara, 2000.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;10. Wood, C.A.. Memorandum, “Book ot a tenth Century oculist for the use of modern offtalmatologist of medicine”, s. 264-265, 1973.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;11. Şaban Döven, “Müslüman İlim Adamları”, Yani Asya neşriyat, İstanbul, 2004.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;12. İbrahim Paşa, İslâmların ve Bilhassa Türk Milleti Necibesinin Tababete Ettikleri Hizmetler, İkdam Gazetesi, sayı 4040.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;13. Lütfi Göker, “Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk İslâm Bilim Adamlarının Yeri” Düşünce Eserleri Dizisi, M.E.B., İstanbul, 1996.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;15. M. Bayraktar, Kindi ve Einstein’e Göre Rölativite ve Benzerlikleri. Bilim ve Teknik, C.XIII. sayı 153.1980.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;16. Ebu Rida, M., Kindi ve Falsafatü’l-Ula, Kahire 1950, c.l, s.119.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-8305817901949119788?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/8305817901949119788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=8305817901949119788&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8305817901949119788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8305817901949119788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/nce-onlar-bulmutu.html' title='Önce Onlar Bulmuştu'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R88VF3-lc5I/AAAAAAAAAEQ/oKXcHgJOGsg/s72-c/1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-416516602444820124</id><published>2008-03-03T13:54:00.000-08:00</published><updated>2008-03-03T14:18:21.950-08:00</updated><title type='text'>TARSUS ROMA YOLU</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-cbe670bc287a8e4a" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v7.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dcbe670bc287a8e4a%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D44579EB4BC0EBDC6E04502481CF5958EF75F3025.57191D1CCB99DAB0849F0F54C89DB3FD0243AAD8%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dcbe670bc287a8e4a%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D_UZVQKbjuGJoivC5d9fe2J_pJyI&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v7.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dcbe670bc287a8e4a%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D44579EB4BC0EBDC6E04502481CF5958EF75F3025.57191D1CCB99DAB0849F0F54C89DB3FD0243AAD8%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dcbe670bc287a8e4a%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D_UZVQKbjuGJoivC5d9fe2J_pJyI&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-416516602444820124?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=cbe670bc287a8e4a&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/416516602444820124/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=416516602444820124&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/416516602444820124'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/416516602444820124'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/tarsus-roma-yolu.html' title='TARSUS ROMA YOLU'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-7853520705572897530</id><published>2008-03-02T13:09:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:01.282-08:00</updated><title type='text'>Kitapların Işık İkliminde</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sZgk9l0_I/AAAAAAAAAEE/1Cohg34XVNk/s1600-h/hocadehhanimk9.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173256644433662962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sZgk9l0_I/AAAAAAAAAEE/1Cohg34XVNk/s400/hocadehhanimk9.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Kitapların Işık İkliminde&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#339999;"&gt;İbrahim REFİK&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ff9900;"&gt;GİRİŞ&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Yüce Allah Mukaddes Beyan'ında Efendimiz'e (sav):" Rabbim ilmimi artır. " (1) demesini öğütlemektedir. Zira varlığın hakikati ancak onu yaratan Allah'ın lütfedeceği ilimle anlaşılabilecektir. Buna bağlı olarak Cenab-ı Hak bu ayetle ayrıca inananlara nasıl bir dua etmeleri gerektiğini de öğretmektedir(2) "Kur an" kelimesinin "İkrâ" emriyle aynı kökten olması ve "okumak" manasına gelmesi sebebiyle Yüce Kitab'ımızı her aklımıza getirişte "okuma" dersi almamızın sağlanması Rabbimizin, ilim talebinde yatan ehemmiyeti bizlere hissettirmedeki bir başka rahmeti olmaktadır.(3)Fıtratı icabı sonsuz bir kemâle doğru terakki etmeye mecbur olan insanoğlunun hidayeti için gelen bir "KİTAB"ın ilk bu kelimeyi "Oku" seçmesi müminlere ilmin ehemmiyetini duyurmaya ilk tedbirdir. (4)Rabbimizin vahyi "oku" emriyle başlatmasının enteresan bir yönü de şudur: Bu ayet Arapça dilbilgisi yönünden bir fiil cümlesidir; normal bir fiil cümlesinde özne ve fiilden başka bir de nesne olması gerekir; fakat bu ayette nesne belirtilmemiştir. Böylece enteresandır ki Allah'ın "oku" demesine rağmen neyin okunacağını belirtmemiştir. Sadece Allah'ın adını an ve oku denilmektedir. Buradaki gizli hikmet, şüphesiz Müslümanlara her ne olursa olsun, ister dini, ister dini olmayan her şeyi okuyup öğrenmeleridir. Eğer Allah nesneyi kesin olarak, mesela Kur'an'ı oku deseydi, Müslümanlar ondan başka bir şey okumayabilirlerdi. Bununla Allah okumanın ve ilmin sınırı olmadığını göstermiş olmaktadır(5).Kur'an'ın bu mesajlarını iyi anlayan Müslüman toplum, bilhassa ortaçağda ilim ve teknolojide zirveye çıkmışlardır ki bu durumu, İslam dünyasında ilmin önemini inceleyen Franz Roshental şöyle vurgulamaktadır: "Hiçbir inanç sisteminde, İslam'da olduğu ölçüde din-ilim uygunluğu ayrılmaz bir biçimde gerçekleşmemiştir." (6)Kainatta tecelli edegelen nizam ve değişik şekilde tecelli eden şeylerin birbiriyle olan münasebetini idrak-dan ve bu idrakların tasnifi ve biraraya getirilmesinden ibaret olan ilmin(7) elde edilmesi, bu büyük nizamın muammasının kavranmasına aracılık etmesi bakımından büyük önem arzetmektedir. Bunun elde edilmesinde de en önemli yol hiç şüphesiz okumaktan geçmektedir.Bu yazımızda bu önemli fiilin (okuma ve ilim) ve metanın (kitap) etrafında etraflıca bir seyahat yapacağız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#cc6600;"&gt;EŞSİZ BİR KİTAP MEDENİYETİ&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Şurası muhakkak ki çağlara ve kültürlere göre değerler farklı farklıdır. Bizim dünyamızın bir dönem için değer atfedilen şeylerini anlamak için zaman makinasını geriye doğru işlettiğimizde Arap şairi el-Mütenebbi'nin ifadeleri içinde şunu görürüz: "Dünyada en güzel yer rahvan atın sırtı; Zaman içinde en hayırlı dost ise kitaptır."(8)Yine bunu pekiştirici mahiyette o dönemin bir başka şairinin ağzından şunlar dökülür:"Pazarlarda oturmak kötü bir şeydir. Bunların içinde öyle olmayanları da vardır:At pazarı, silah pazarı ve kitap pazarından başkasına yaklaşma.İşte sana yiğitlerin âleti ve işte sana edeb ehlinin sermayesi..."(9)Cihanın garbının karanlıklar içinde olduğu o dönemde cihanın şarkı ışık ışıktır. İlim, âlim, kitap ve kütüphane el üstündedir ve kadirşinas sultanların himaye kanatları altındadır. İşte size deryadan katreler;O dönemin hükümdarının kendileri de ilim sahibi oldukları için ilme ait değerler de zirvededir.Endülüs hükümdarı el-Hakem, kitap satın almak üzere uzak memleketlere tüccarlar göndermekte ve -henüz tanımadıkları kitapları satın alıp Endülüs'e getirmeleri için- onlara bol miktarda para tahsis etmektedir. Kitab"ül-Ağânî'yi duyduğu zaman, eserin müellifi Ebû'l-Ferec el Isfahâni (Ö.356/967)'ye saf altından 1000 dinar yollayarak kitap piyasaya çıkmadan elde eder.(10)Dönemin çarşı ve pazarı ayrı bir güzellikler kuşağıdır.El-Ya'kûbî, Bağdâd mahallelerinden bahsederken sadece bir mahallesinde yüzden fazla kitapçı dükkanı olduğunu belirtir. (11)Bu kitapçıların seviyesi ise hayret edilecek kadar yüksektir.Ebu'l- Haccâc'ın anlattığına göre adamın birisi, ilim tahsil etmek için Bağdad'a gider. Allah'ın nasib ettiği kadarıyla okur, sonra da memleketine dönmek ister. Bu maksatla kendisini götürecek bir hayvan kiralar. Hayvanın sahibi, yolda bâzı ihtiyaçlarını almak için dükkana girer. Talebe bu sırada komşu dükkan sahiplerinden ikisi arasında cereyan eden ilmi bir müzakere işitir. Bunun üzerine: "Satıcıların ilmi seviyesi bu merkezde olan bir beldeyi bırakıp gitmek akıl kârı değildir." diyerek, hayvan sahibinden, kendisini tekrar Bağdâd'a geri götürmesini ister.(12)Zaman makinasını biraz daha asrımıza yaklaştırdığımızda daha enteresan şeyler müşahede ederiz; ilmin taşıyıcısı kitap o kadar değerlidir ki, Osmanlı, cihan fethi için çıktığı gazalarda kazandığı zafer sonrası hasımlarına dikte ettirdiği antlaşma maddeleri arasında istediği kitapların listesi vardır.Devlet ve çarşı-pazar çapında bu kadar canlı olan ilim-kültür hayatının fertleri nasıldır acaba? Birkaç misalle onlara göz attığımızda günümüz ölçülerine göre değerlendirmesi zor bir manzara çıkmaktadır karşımıza.Hafız Sahavî (r.a.) 'nin anlattığına göre; 234 senesinde İsfehan'da vefat eden Ebu Eyyüb Süleyman b. Davud eş Şâzegûnî büyük hafızlardandır. Ölümünden sonra onu rüyada görürler ve "Allah sana nasıl muamele etti?" diye sorarlar. "Beni bağışladı." cevabını verir. "Hangi amelinle?" diye sorulduğunda:"İsfahan yakınlarında yağmura tutuldum. Yanımda kitablar vardı. Çatı gibi birşeyin altına giremedim ve sabaha, yağmur kesilinceye kadar kitablarımın üzerine çömeliverdim. Allah'da bu yüzden başkaları arasında bent de bağışlayıverdi."cevabını verir.(13)Devrin kitap aşığı el-Câhız, kitap almaya para yetiremediği için kitapçı dükkânlarını kiralayıp sabaha kadar kitapları mütalaa eder.(14) İşte böylece ilim, değerini bilmenin ve çilesini çekmenin neticesi olarak dev kametler yetişir ve bunlar bir ömre sığmayacak dev eserler verirler. Sonunda da kendi asırlarını ve kendinden sonraki asırları aydınlatarak, vefatlarından sonra dahi tükenmez varidatlar kazanırlar.Faslımızı bu ışık adamlarını, her biri ufuk açan sözleriyle noktalayalım:*İlim sahibinin dostu çok olur. Mal sahibinin ise düşmanı. (Hz. Ali)*Kalem kılıçtan üstündür. Zira berikisi sadece yakından tesir ettiği halde ötekisi çok uzaktan tesir eder. (Kaşkalani)*Hakîmin birine sorarlar:-"Neyi sermaye edinelim?"-"Bindiğiniz gemi battığı zaman sizinle birlikte yüzebilecek şeyleri, yani ilmi." diye cevap verir.*Kalemlerin kağıtlar üzerindeki cızırtıları, dügâh ve uşşak makamlarından daha tatlıdır. (Zemahşerî)*Kitabım yüzüme bakınca gönlüm eğlenir, emdiğim şeker kamışının sütü gibidir. Sakın kitabımı benden isteme. Çünkü bu elimden güzel sevgilimi almak gibidir.(La edrî)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#00cccc;"&gt;DÜNÜN RENKLİ DÜNYASINDAN BUGÜNÜN BELİRSİZLİĞİNE&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Zaman makinasını tekrar başa alıp günümüze döndüğümüzde ilim ve kültür hayatının renklerinin maalesef eskisi gibi parlak ve canlılıktan belirsizliğe dönüştüğünü görmekteyiz. O günden bu güne köprülerin altından çok sular geçmiştir. Tanzimatla birlikte toy bir delikanlı hevesiyle, istiridye kabuklarını incilerden ayırmadan önümüze ne gelirse ithal ettiğimizden dolayı(15) millet olarak topyekün "frengi"ye yakanmışızdır.Bu hastalığın bünyemizde yaptığı tahribatın bir sonucu olarak maddeci yığınlar haline gelen günümüz insanının artık okumaya vakti yoktur(!) Çünkü çok daha önemli işleri vardır; para kazanmak ama çok para kazanmak zorundadır. Ancak bu sayededir ki toplumun üst seviyelerindeki yerini alabilsin. Zaten o öğrenilecek şeyleri(l), akıl yürütme yeteneğinin dumura uğratıldığının ve rasyonel düşünceden uzaklaştırıldığının farkına bile varmadan sihirli beyaz camdan fazlasıyla öğrenmektedir.Sonuçta da düşüncede sığ, yeni terkipler yapmaktan mahrum ve fikir adına yeni birşeyler üretemeyen keyfıyetsiz kalabalıklar. Bunun faturası ise uzun dönemli düşünürsek; zengin toprakların fakir bekçileri olmaya mahkum bir millet.Yazıdan gayemiz karamsar bir tablo çizmek değil. Yarayı teşhis edip neşter vurmak. Daha okjektif olup teşhisimizi belirginleştirmek için istatistiklere bakalım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#cc6600;"&gt;İSTATİSTİKLERİN S.O.S ÇALAN VERİLERİ&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Önce bilgi depoları olan kütüphanelere baktığımızda; S.S.C.B.'de 2.549 kişiye 1 halk kütüphanesi düşerken Türkiye'mizde ancak 64.600 kişiye bir kütüphane düşmektedir. Bu rakam İngiltere'de 3.508, Belçika'da 4.253 kişiye bir kütüphanedir, (16)Bu kütüphanelerden istifade oranı ise tam bir faciadır: 1988 kültür istatistiklerine göre koca 50 milyonluk Türkiye'de 1 yıl içinde kütüphanelerden yararlananların sayısı sadece ve sadece 258.044.(17) Herhalde bunların büyük çoğunluğunu da ödev yapmak için gelen öğrenciler teşkil etmektedir.Okuma alışkanlığımıza gelince:Piar'ın 1982 de yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye'de kitap okuyanların toplam nüfusa oranı 10.000/8 dir.(18)Üniversite gençliği üzerinde yapılan bir diğer ankete göre "Ders kitabı dışında kitap okumadıklarını söyleyen öğrencilerin oranı %22 den az değildir. Başka bir ifadeyle her beş öğrenciden biri ders dışında kitap okumuyor."(19)"Türk Gençliğinin Problemleri, Beklentileri, Eğitim ve Kültür Bakımından Düşünceleri" adlı 1989 yılı Devlet Bakanlığı araştırmasına göre: (Araştırma 15-26 yaş gurubunda 5139 genç üzerinde yüzyüze yapılmıştır.) gençlerin %69 u adını hatırlayamayacak kadar uzun zamandır kitap okumadıklarını söylemişlerdir.Yayın dünyasına gelince:Unesco araştırmalarına göre yılda basılan kitap sayısı S.S.C.B.'de 82.710, A.B.D.'de 51.058, Yunanistan'da 35.000 iken ülkemizde ise 6101 adettir.(20)Ayrı bir araştırmanın acı bir sonucu da şu: 1950'li yıllarda ülkemizde bir kitap 3 ila 5 bin adet basılmaktadır. 1990'dayız yine bir ki¬tap 3 ila 5 bin basılmaktadır.(21) Nüfus artışını, okuma-yazma oranlarının da artışını düşünürsek karşımıza çıkan tablo korkunçtur.Mukayese olması bakımından komşumuz, altı milyon nüfuslu Azerbaycan'lı şair Vahapzâde ile yapılan röportajdan bir pasaj aktarmakta yarar var: "Vahapzade diyor ki; Azerbaycan'da benim ve birçok yazarın kitapları elli bin, seksen bin, yüz-bin basılır. Mesela benim buraya gelmeden önce "Gelin Açık Danışak" adllı bir kitabım basıldı. Ti¬rajı kırkbindi, üç günde bitti. İlave olarak yüzbin bastılar.(22) Ya gazete ve dergiler:Yüzlerce lotarya, armağan, karton, kupon, ansiklopedi dağıtılmasına, yalnızca TV'de 11 milyarı aşan reklam yayını yapılmasına karşılık günlük gazete okuyucusu 1988'de, 1987'ye göre 42.576 azalmıştır.(23)1984'de yapılan bir araştırmaya göre Türkiye'de kişi başına düşen dergi sayısı 1 yılda sadece 1.2'dir. Aynı araştırmaya göre bu rakam Japonya'da kişi başına 25 adede ulaşmaktadır.(24)İlme değer vermenin bir başka de göstergesi olan devletin ilmi araştırma ve geliştirmeye ayırdığı pay da çok düşündürücüdür.Îlim ve teknolojide ileri düzeye erişmenin temel şartı bir ülkenin araştırma ve geliştirme harcamalarının gayrisafi milli hasılanın yüzde ikisi ile beşi arasında olmasıdır. Fakat bu oran Türkiye'de binde ikiyi bile aşmamaktadır.(25)Son olarak bir ülkenin kalkınmışlığında ölçü olarak kabul edilen kişi başına kâğıt tüketimini vermekle iktifa edelim:A.B.D.'de kişi başına bir yılda tüketilen kağıt miktarı 391 kilodur. Bu rakam Avrupa ülkelerinde 90 kilo, Türkiye'de ise sadece 18 kilodur. (26)Diğer ülkelerle mukayese edilerek verilen okuma oranları, kitap, mecmua, gazete baskıları vs. gibi istatistiklerin ürkütücü rakamlarının sebepleri ayrı bir tahlil gerektirdiği ve müstakil bir yazı başlığı olduğu için detaya inemiyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;BEŞİKTEN MEZARA OKUMA ŞUURUNA DOĞRU&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Günümüz insanının zihni, günlük hadiseler tarafından işgal edilmiş: ruh dünyası kısır boğuşmaların aldatıcı baskılan allında ezilmektedir. (Günlük televizyon haberleri, siyasi polemikler, sporlar, sporcular, sanatçılar, sırf merak uyandırma maksadıyla tertip edilmiş yalanlar, sansasyonlar vs.)Bu yapılanlara klasik tarifiyle beşinci kolun uzantıları dense bile, sanırım bu kollar ahtapotunkiler kadar çok ve zavallı insanımızı da çepeçevre cendereye almış durumda.Bu fasit kuşatmayı kırmak için fert ve devlet olarak yapılacak çok şey olduğu ortada...İlk etapta okumanın entelektüel bir meşguliyet olmadığı, herkesin beşikten mezara kadar okuması gerektiği şuuru milletimizin hafızasına nakşedilmesi ve bu hususta bir seferberlik başlatılması çok önemli bir başlangıç.Ayrıca, 95 kişiye bir kahvehane, 65.000 kişiye 1 kütüphane düşen(27) ülkemizin içler acısı hali yetkili şahıslarca çok ciddi ele alınıp rakamların tersine çevrilmesine çalışılmalı.Fert olarak ise, ilk etapta TV'li odadan TV'siz odaya hicret edip, okuma zaman ve zeminini oluşturmalı. Daha sonra da, H.İsmail'in:"Harf harf yağdı ilim üzerimizden. Kimimiz gül oldu kimimiz diken." beyitinde ifade ettiği gül ve dikeni iyi ayırtederek, çağımız insanının neredeyse kokusundan baygınlık geçireceği yanık ölü etlerinden bahseden kitabları(28) değil de, evveliyetle ilhamını ana Kitap'dan olan ve ruha diriliş mayalayan, günümüzün dertlerine, neslimizin kalp ve vicdan hastalıklarına, düşünce bozukluklarına derman olacak kitapları okumalıyız.(29)Hem öyle okumalıyız ki, bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olma şuuruyla(30) tekrar tekrar okumalıyız.Böylece cismini kabir yapıp gezen cahillerden olmadan kurtulacak, marifet merhalelerinde her an bir öteye sıçrayarak öğrendiği hakikatları muhtaç gönüllere duyuracağız.İlmin, herşeyden önce kişinin kendini ve Rabbini bilmesi demek olduğunun şuurundaki günümüzün, gönlü daima kafasından ileride olan aydın nasiyeli gençleri ilmi ellerinde tutamazlarsa, Mevlana'nın "Hamuru bozuk olana ilim ve fen öğretmek, yol kesicilerin eline kılıç vermekten farksız; hafta sarhoşun eline kılıç vermekten de beterdir. Mal ve mevki gibi ilim de mayası bozukların elinde fitne ve fesat aletidir."(31) sözüyle belirttiği gibi ilim, şarkın ve garbın gaddar ve zalimlerinin elinde bir tehdit unsuru olmaya devam edeceğe benzer.Yazımızı el-Biruni'nin bir duası ile bitirelim: "Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'dan yardım dilerim. Batıl şeyleri öğretip onlardan korunmak için de Allah'dan hidayet isterim."(32)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#cc0000;"&gt;DİPNOTLAR&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;1- Taha ll4&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;2- Canan. Prof. Dr. İ. Peyg. Okuma Yazma Sefer. Cihan Yay. İst/84. s.49&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;3- A.g.e. 34&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;4- A.g.e. 34&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;5- Bayraktar. Doç.Dr. Mehmet; "İslam ve İlim", Milli Kültür, Eylül/1990Sayı:76 sh.70&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;6- A.g.e. 70&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;7- Şahin. M.A.; Asrın Ge. Tereddütler-1. T.Ö.V. Yay.. İzmir/1991 sh.2&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;7- Çelebi. Dr. Ahmed:Terc. Ah Yardım, İslam’da Eğitim ve Öğretim Tarihi, Damla Yay. İst/1983, s.139&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;8- A.g.e. 57&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;9- A.g.e. 142&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;10- A.g.e. S4&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;11- A.g.e. 58&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;12- Ebu Gudde, Abdülfettah; İlim Uğrunda. Ebru Yay. Isı/1985, s. 154&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;13- Çelebi, a.g.e. 55&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;14- Meriç. Cemil; Yeni Devir 20 Temmuz 1981&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;15- Gülle. Hüseyin;"Bu hafta kütüphane haftası" Zaman 27 Mart 1991&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;16- T.C. D.İ.E. Kültür İstatistikleri yayın no: 1415 Mayıs 1990&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;17- Özçelebi, O. Suat; Okuma Alışkanlığı ve Türkiye, Mili. Yay, Îst/90&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;18- A.g.e.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;19- Gülle. a.g.e.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;21 - Kaplan. Prof. Dr. Mehmet "Kitap ve Kütüphane" Kayraklar dergisi1987/5 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;22- Tercüman 29.5.991&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;23- 1990 Türkiye Kültür Sanat Yıllığı, T.Y.B. Yay. Ank. 1990&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;24- Işık İhsan; Kültürümüzün Kimliği. Ünlem Yay. İst 1991&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;25- Özemre, Prof. Dr. Ahmet Yüksel İlimde Demokrasi Olmaz. YeniAsya Yay, İst/991&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;26- Öztürk, M.;"Okumaya Acımak" Öğüt Dergisi Şubat 991. sayı 68&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;27- Gülle. a.g.e.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;28- Karakoç. Sezai; Çağ ve İlham-I Diriliş; Yay. İst 1986. sh.189&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;29- Şahin, M.Abdülfettah; İnancın Gölgesinde, Nil Yay. İzmir/91 sh.246&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;30- Balzac&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;31- Mevlana; Mesnevi. Nahifi tercümesi. 4. kitap. Haz. Amil Çelebioğlu. Sönmez Yay. İst/1969 sh.56&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;32- Kurt. İhsan: “Bilgi, bilim ve zihniyetler” Milli Kültür. Eylül/1990 Sayı:76 sh.74&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-7853520705572897530?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/7853520705572897530/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=7853520705572897530&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/7853520705572897530'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/7853520705572897530'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/kitaplarn-ik-ikliminde.html' title='Kitapların Işık İkliminde'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sZgk9l0_I/AAAAAAAAAEE/1Cohg34XVNk/s72-c/hocadehhanimk9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-4544277559314355600</id><published>2008-03-02T13:06:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:01.442-08:00</updated><title type='text'>Bir Zamanlar Biz de Okurduk</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sXk09l0-I/AAAAAAAAAD8/oZvULXTlJMA/s1600-h/kaynak.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173254518424851426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sXk09l0-I/AAAAAAAAAD8/oZvULXTlJMA/s400/kaynak.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:180%;color:#660000;"&gt;Bir Zamanlar Biz de Okurduk &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#660000;"&gt;Dr. Doğan DEMİR&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;“Oku!” ilk emri ile Allah (cc), dikkatimizi okumaya ve ‘Kitab’a çevirmiştir. ‘Oku!’ emrine muhatap olan Müslümanlar, Allah Resulü’nün (sas) yol göstericiliğinde ilme öylesine sarılmışlar ki, kısa sürede İslâm âlemi bir ilim merkezi hâline gelmiştir. Çünkü, Allah (cc), Kur’ân’ın ilk âyetlerinde, “Yaratan Rabbinin adıyla oku. İnsanı yapışkan bir hücreden yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir.” 1 (Alak/1-5) buyurarak ilmî sistematiğin de nasıl olması gerektiğini bize bildirmektedir. Bu sistemde, okuma ameliyesi önceliklidir. Yani insanlar önce kendi yaşadıkları zamana kadar yazılmış olan ilmi okuyarak öğreneceklerdir. Allah (cc) bu okuma ameliyesi içinde insanların boğulmaması, türlü düşüncelerin altında buhrandan buhrana yuvarlanmaması için de, okurken Allah’ın adıyla okumayı emretmekte; O’nu aramaya, anlamaya, anmaya vesile kılan okumayı bize takdim etmekte, ancak mutlaka okumak gerektiğinin altını çizmektedir. Okuyup öğrendikten sonra insanın karşısına ilmî silsilenin ikinci basamağı olan araştırma çıkmaktadır. Allah (cc) nazarlarımızı yaratılışa ve insanın mahiyetine çekmektedir; gözümüzü sonsuz keremini görmemiz için kâinatın üzerinde dolaştırmamızı, her şeyi araştırmamızı, sikke-yi rahmetini ve vahid-i ehadiyyetini bulmamızı, sonunda da öğrendiklerimizi neşretmemizi istemektedir.İslâm dünyasında bilhassa Asr-ı Saadet’te ve takip eden asırlarda bu ilmî sistematiğe uygun bir tarihî süreç izlendiğini görüyoruz. İslâm tarihinde milâdi 700–830 yılları arası tercüme dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemde Müslüman ilim adamları Hintçeden, Yunancaya; Farsçadan, Sanskritçeye kadar hemen her eski medeniyetin dilinden Arapçaya tercümeler yapmışlar, kendi dönemlerine kadar olan ilimleri okumuş, öğrenmiş ve tetkik etmişlerdir. Tabiî ki bu dönemde telif çalışmaları da olmuştur; ancak bu dönemin ağırlığı başka dillerden Arapçaya yapılan tercümelerdir. Eşzamanlı olarak araştırmalar da devam etmiştir. 830’dan yani öğrenme safhasından sonra ise araştırma ve geliştirme artmıştır.Bütün bu faaliyetler sonrasında Müslüman ilim adamları kütüphaneler dolusu araştırmaya dayalı eser yazmışlardır. İslâm dünyasında şimdiki üniversitelerin karşılığı olan birçok büyük medrese açılmış ve kütüphaneler kurulmuştur. Meselâ, Endülüs Emevi Halifesi el-Hakem’in, Kurtuba’da kurduğu kütüphanede 400.000 cilt kitap bulunuyordu. Gırnata’da her birinde 400.000 cilt kitap bulunan 70 kütüphane mevcuttu. Bu kitapların kataloğu bile 24 cilt tutuyordu. Fatimilerin Kahire’de kurdukları büyük kütüphanenin her birinde 18.000 cilt kitap bulunan 40 odası vardı. Kahire’deki Halk Kütüphanesi’nde 1.600.000; Saray Kütüphanesi’nde 1.000.000; Lübnan’daki Trablusşam şehrinde ise 3.000.000 cilt kitap mevcuttu. Türkmenistan’daki Merv şehrinde içlerinde 700.000 cilt kitap bulunan 10 kütüphane vardı. Bu kitaplar astronomiden tıbba, sosyolojiden biyolojiye dönemin hemen hemen bütün ilimleriyle ilgiliydi. Bunlara karşılık 10. yüzyılın Avrupa’sında durum çok farklıydı. 984 yılında İtalya’da Po nehri yakınlarındaki Demuna şehrindeki bir katedralde 95 el yazması vardı. İspanya’da Katalonya’da bir katedralde 10 el yazması vardı. Bu sayı 961-965 yılları arasında ancak 65 oldu. Büyük manastır kütüphanelerinde 500 veya daha fazla kitap varsa, bu Avrupa’da dev kütüphane kabul ediliyordu. Bu dönemde Avrupa’daki kitapların toplamı 10.000’i bile zor buluyordu.İslâm dünyasındaki kütüphanelerin hemen hepsinde okuyucuları rahatlatmak için müzik yayını ve bugün bile tam olarak nasıl çalıştığını çözemediğimiz merkezî ısıtma sistemi vardı. Kütüphanelerde haftanın yedi günü yirmi dört saat üç vardiya hâlinde devamlı kitap çoğaltılıyordu. Bir okuyucu bir odada çoğaltılacak kitabı okur, yaklaşık 20 ile 30 yazıcı da bunu çoğaltırdı. Vardiya bittiğinde noktacı denen vazifeli, vardiyası biten yazıcıların kitaplarına yeni gelenlerin devamı için işaret koyardı. O dönemde üretimin güç oluşu sebebiyle, çok pahalı olan kâğıt, kalem ve mürekkep gelen okuyucu ve araştırmacılara ücretsiz olarak kütüphane vakıfları tarafından temin edilirdi. Kütüphanelerde açık raf usulü uygulanıyordu. Kütüphanede, araştırmacılara çalışabilecekleri odalar, çalışmaktan yorulanların dinlenebilecekleri yatakhane ve kantinler sunuluyordu. Buralarda ilmî sohbetler yapılır, herkesin ilgi sahasına göre bir sohbet grubu bulunurdu. Öğrenciler, araştırmacılar, ilim adamları ve ilgili çalışma grupları bu kütüphanelerde toplanırlardı. Avrupa’dan gelerek İslâm topraklarını ziyaret eden Hristiyan din âlimleri İslâm dünyasının ilmî büyüklüğü karşısında şaşkına döndüler. 10 ve 11. asırlarda İslâm dünyasına göre geri kalmış olan Avrupa’da buna bir çözüm olarak 1104 yılında Papa’nın başkanlık ettiği Okümen Konsil’de,2 “…Gidin, Doğu dillerini öğrenin, bize karşı üstünlük sebeplerini araştırın, yazdıkları bütün kitapları dilimize çevirin…” kararı alındı. Hristiyan din adamları kısa sürede Doğu dillerini öğrenmeye, Papa’nın emrine uyarak tercümeye ve Doğu’daki bilgiyi ve tekniği kendi ülkelerine götürmeye başladılar. ‘Sıfır’ başta olmak üzere, günümüzdeki rakamlar, Avrupa matematiğine geçti. Arapça ‘naure’ denilen su değirmeni ‘noria’ ismiyle Hollanda’nın en büyük sıkıntısı olan su baskınlarına karşı kullanılmak üzere getirildi ve daha sonra tarım alanlarının sulanması için bütün Avrupa’ya yayıldı. Günümüz İngilizcesinde on bine yakın, İspanyolcada da en az altı-yedi bin, diğer Avrupa dillerinde de binlerce Arapça menşeli kelime mevcuttur. Şehir güvenliğini sağlayan teşkilâtı ifade eden ‘zabıta’, ‘zabazoque’ olarak; köşk ve inşaat tekniği mânâsına gelen ‘el-kasr’ ‘alcasar’ olarak Batı’da konuşma diline girdi. Yeni kuşatma silâhları, ağır taşları çok uzaklara fırlatma kabiliyetine sahip ‘mancınık’, bir çeşit petrol yan maddesi olan ‘neft’ İslâm dünyasından Avrupa’ya götürüldü. Orta Çağ Avrupası’nda feodalizmin yıkılmasında bu savaş vasıtaları kullanılmıştır.12. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geçen dönemde binlerce kitap (tıp, astronomi, fizik, matematik, felsefe ve dinî) Avrupa dillerine tercüme edildi. Ancak İslâm âlimlerinin din ve felsefe ile ilgili eserlerindeki fikirler, Avrupalıların Müslüman olmasına yol açabilir düşüncesiyle, sakıncalı görülmüş ve yasaklanmışdır. Bu konu ile alâkalı Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ isimli eserinde geniş bilgiler vardır. Batı’da Fransız İhtilâli’nin yapıldığı 1789’a kadar Gazâli, İbn-i Rüşd ve Farabi gibi İslâm düşünürlerinin eserlerinin basılması ve dağıtılması kilise tarafından hâlâ uygun görülmüyordu. Ancak Fransız İhtilâli’nin doğurduğu ortam bu kitapların serbestçe basılmasını sağlamıştır. Batılılar, eserlerini dillerine tercüme ettikleri İslâm âlimlerinin isimlerini değiştirdiler: Büyük tıp ve felsefe âlimi İbn-i Sina’nın adı ‘Avicenna’; büyük din ve astronomi âlimi Fahruddin el-Râzi ‘Rhazes’; optik ilminin kurucularından Ebu’l-Heysen ‘Alhazen veya Alghazen’; ünlü matematik âlimi el-Cabir bin Hayyan’ın adı ‘Algabir’ ve matematik tekniği de ‘el-cebir’ iken ‘algebra’ oldu. Bugün sıradan bir Avrupalıya ‘Avicenna’ kimdir diye sorsanız size İbn-i Sina’dır demeyecek, onun İtalyan veya Lâtin asıllı bir bilim adamı olduğunda ısrar edecektir. İslâm dünyasının geçmişte ilmî sahadaki göz kamaştırıcı üstünlüğüne rağmen günümüz Müslüman topluluklarının gerek ilmî seviyeleri gerekse kütüphanelerinin durumu iç açıcı değildir. Türkiye’deki kütüphanelerde resmî kayıtlara göre on milyon civarında kitap vardır. Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir üniversitenin (Michigan Üniversitesi) kütüphanesinde sekiz milyon kitap bulunmaktadır. Bu kütüphane asırlar önce İslâm dünyasında görülen kütüphanelerde olduğu gibi gerekli donanıma sahiptir. Araştırıcılara okuma aralarında oturabilecekleri kantinler, istirahat edebilecekleri dinlenme odaları, ücretsiz ve sınırsız fotokopi, internet gibi imkânlar sunulmaktadır. ABD’de üç bin üniversite bulunduğunu göz önüne alırsak şu an içinde bulunduğumuz durum daha iyi anlaşılabilir. Kütüphanelerimizi, üniversitelerimizi aktif okuma ve araştırma yerleri hâline getirmeden ülkemizin gelişmesi söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla da ülkemizin en büyük problemi ekonomi değil, eğitimdir. Günümüzde içinde bulunduğumuz sıkıntılardan kurtulmamız için ilk olarak, Kur’ân’ı asılı bulunduğu yerden indirip, anlayarak okumak gerekmektedir. Ancak bu şekilde Allah’ın insanoğluna bahşettiği ilimlerde ilerlememiz mümkün olacaktır. “İnmemiştir hele Kur’ân bunu hakkıyla bilin,Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için.”M. Akif Ersoy Dipnotlar 1- Alâk Suresi, 1–5, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, Hazırlayan Suat Yıldırım. 2- Okümen Konsil: Papanın bizzat katıldığı, belirli zaman aralıklarında yapılan ve Hristiyanlık’ın genel gidişatı hakkında kararların alındığı Hıristiyan din bilginleri toplantısı. Papa katılmadığı takdirde yapılırsa o zaman yapılan toplantıya sadece Konsil denirdi. Bu kelimeyi Roma’daki devlet toplantılarına veya Roma valilerine verilen ad olan Konsül ile karıştırmamak gereklidir.Kaynaklar- Corci Zeydan, Medeniyet-i Ýslamiye Tarihi, Ýstanbul 1968.- Halil Ersin Avcý, Tapýnaðýn Gizli Tarihi, Truva Yay., Ýstanbul 2005.- Ahmet Gürkan, Ýslam Medeniyeti’nin Avrupa Kültürü Üzerindeki Etkileri, Feza Yayýnevi, Ankara.- Osman Turan, Ýslam Medeniyeti, Boðaziçi Yayýnlarý, Ýstanbul 1995.- Ýbn’ül-Esir, Ýslam Tarihi, Kahire 1958.- Ýbn Kesir, Ýslam Tarihi, Kahire 1956.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-4544277559314355600?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/4544277559314355600/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=4544277559314355600&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4544277559314355600'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4544277559314355600'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/bir-zamanlar-biz-de-okurduk.html' title='Bir Zamanlar Biz de Okurduk'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sXk09l0-I/AAAAAAAAAD8/oZvULXTlJMA/s72-c/kaynak.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-5249220996413644</id><published>2008-03-02T13:05:00.001-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:01.601-08:00</updated><title type='text'>Okuma Alışkanlığı ve Toplumumuz</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sWu09l09I/AAAAAAAAAD0/VCZlKdFk1nc/s1600-h/220px-Library_book_shelves.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173253590711915474" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sWu09l09I/AAAAAAAAAD0/VCZlKdFk1nc/s400/220px-Library_book_shelves.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Okuma Alışkanlığı ve Toplumumuz&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Toplumumuz okuyan bir toplum mu? Bu soruyu üç aşamalı olarak cevaplandırmak istiyoruz: 1- İslâmiyet'i kabul edinceye kadar (10. yüzyıla kadar). 2- 10. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar. 3- 17. yüzyıldan günümüze kadar. 1- İslâmiyet'i kabul etmeden önce (10. yüzyıla kadar): Bu devirde Türk toplumunun okuyan, okumayı seven bir toplum olduğunu söylemek epeyce zordur. Maalesef, İslâmiyet'i kitleler hâlinde kabul ettiğimiz 10. yüzyıla kadar Türkçe bir bilim, tefekkür ve edebiyat dili olma fırsatını bulamamıştır. 10. yüzyıla kadar, m.s. 732-735 yıllarında dikilmiş Orhun Âbideleri ve Budizm'e âit bazı dinî metinlerden başka elimizde yazılı eser yoktur. Bu durum, Orta Çağ bilginlerinin de dikkatini çekmiştir. 11. yüzyılın Endülüslü bilgini İbni Said'in Tabakatü'l-Ümem adlı kitabında dünya milletleri ikiye ayrılır: a- Bilimle uğraşan milletler (Hintliler, İranlılar, Yunanlılar, Romalılar, Araplar) b- Bilimle uğraşmayan milletler (Türkler, Moğollar, Çinliler) İbni Said Türkleri, bilimle uğraşmayan milletler arasında sayar. Aynı eserde müellif, bilimle uğraşmayan milletlerden kulağına herhangi bir fikir veya felsefe ulaşmadığına da özellikle işaret eder.1 2- İslâmiyet'i kabulden (10. yüzyıldan) 17. yüzyıla kadar: Bu devirde nispeten okuyan, düşünen bir toplumla karşılaşıyoruz. Kitaba, ilme, âlime büyük değer veriliyor. Ülkemiz medreselerle ve hemen yanlarına açılan kütüphanelerle doluyor. Nizamü'l-Mülk, Fatih, Yavuz Sultan Selim gibi devlet büyüklerinin en önemli özellikleri bazen günde 8 saate kadar okumaları. Bu devirde Mevlâna Celâleddin-i Rumî, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi gibi çok okuyan aydınlarımız yetişiyor. Devrin sosyal şartları içinde okuma-yazma oranı çok yüksek değilse de, kulağa dayalı, yani dinlemeye dayalı gelişmiş bir kültür var. 3- 17. yüzyıldan günümüze kadar: 17. yüzyıldan sonra ise durum yavaş yavaş değişir. Türk toplumu tekrar okumayan, fazlaca düşünmeyen, bilgi üretmeyen bir toplum hâline gelir. Matbaanın Türkiye'ye girişinden (1727) 19. yüzyılın sonlarına kadar, basılan kitap sayısı beş bin civarındadır. Bu sayı ancak 20. yüzyılın başlarında 35-40 bini bulmuştur.2 Osmanlı'nın kitap mirası budur. Cumhuriyet devrinde ise durum şöyledir: 1930-1932 yıllarında bir kitap üç yüz adet basılırsa sevinilirdi. Devrin ünlü gazetecisi Ziyad Ebuzziya 1933'te bir kitaptan beş yüz adet bastığında, bunun hayretle karşılandığını anlatır. 1933'te Semih Lutfi küçük cep kitapları çıkarmaya başlayınca baskılar bine doğru yükselmiştir.3 1940-1946 yılları arasında Türkiye'de gazetelerin bile toplam tirajı II. Dünya Savaşı gibi toplumu ilgilendiren çok önemli bir hâdise olduğu hâlde 30 bin civarındadır. Bu tiraj ancak 1947'de 70 bine doğru çıkar. Son yıllarda durum: Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türk toplumunun sosyal, ekonomik ve siyasî şartlarında önemli değişiklikler olmasına rağmen, kitap, gazete, dergi ile arasının iyi olmadığını, toplumumuzun okumayı bir alışkanlık ve hayat tarzı hâline getirmediğini göstermektedir. Meselâ, Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1993 yılında yaptırdığı bir ankete göre, gençlerin % 61'inin son bir ayda hiç kitap okumadığı, % 13,4'ünün ise bir kitap okuduğu ortaya çıkmıştır.4 Yine yapılan bir araştırmaya göre, ülkemizde okumaya aday ilk grubu oluşturan üniversite gençliğinde okuma oranı % 37,1'dir.5 1993 yılında yapılan bir başka araştırmaya göre ise, yaz aylarında nüfusu üç yüz binin üzerine çıkan Bodrum'da: 127 kahvehane 230 içkili restoran 103 kafe-bar 12 disko 3 gazino 2 kumarhane 2 kitapçı var. Açıkça görüldüğü gibi Bodrum'da her şey var, ama kitap yok, kitap okuyan yoktur. Enteresan, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu da 1973-1975 yılları arasında Türkiye'de 30 bin kitapçı var. 1993 yılında ise üçbin beşyüz. Onlar da, kaset, oyuncak, kırtasiye satarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Bir başka ilginç durum ise, 1983'te Türkiye'de 7.180 çeşit kitap basıldığı hâlde, bu 1992'de 6.151'e düşüyor. Aynı yıl, yani 1992'de çeşitli ülkelerde basılan kitap sayısı (çeşit olarak) ise şöyledir: Fransa'da 37.308 İngiltere'de 48.069 Almanya'da 64.761 Japonya'da 42.217 ABD'de 85.121 Günlük gazete satışlarında da, Türkiye ile diğer gelişmiş ülkeler arasında benzer uçurumlar dikkati çekiyor. Türkiye'de verilen bütün hediyelere, yapılan bütün promosyonlara rağmen gazetelerin toplam tirajı üç milyonu bir türlü geçmiyor. Toplam tiraj Japonya'da 68 milyonu, ABD'de ise 63 milyonu geçiyor. Bir Japon, yılda 25 kitap okuyor, Bir İsveçli, yılda 10 kitap okuyor, Bir Fransız, yılda 7 kitap okuyor. Türkiye'de ise 6 Türk, yılda 1 kitap okuyor. Hâlen ülkemizde 95 kişiye bir kahvehane, ama 65 bin kişiye bir kütüphane düşüyor. Ayrıca Japonya'da, ayakta kitap okuma alışkanlığı bile 'taşiyomi' adıyla sözlüğe geçtiği hâlde, bizim ülkemizde bırakın ayakta kitap okumayı, evlerde kitapların yüzüne bile bakılmamakta ve kitaplar genellikle vitrinleri süsleyen bir aksesuar olarak kullanılmaktadır.6 Neden az okuyoruz?: Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1993 yılında yaptırdığı bir ankete göre insanımızın okumama sebepleri oran olarak şöyledir: 1-Kitap okuma alışkanlığının olmaması: % 50,2 2-Yeterince zaman bulunamaması: % 16,6 3-Boş zamanlarında yoğun olması: % 10,6 4-Tv, video ve sinemanın tercih edilmesi: % 10,5 5-Kitap fiyatlarının yüksek olması: % 4,6 6-Dersleri sebebiyle okuyamama: % 3,4 7-Diğer sebepler: % 1,9 8-Cevap yok: % 2,27 7 Görülüyor ki az okumamızın en önemli sebepleri okuma alışkanlığının olmaması, tv, video ve sinemanın kitap okumaya tercih edilmesi. Fakat bu konuda Türkiye'de özellikle belirli kesimler, yıllarca daha çok, kitap fiyatlarının ülkemizde yüksek olmasını en önemli sebep olarak ileri sürmüşlerdir. Halbuki yapılan araştırmalar bunun doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Hem yukarıdaki ankette kitap okumama sebepleri içinde sayılan, kitap fiyatlarının yüksek olması % 4,6 gibi küçük bir oran teşkil etmekte, hem de TÜYAP'ın 1992 Kasım'ında İstanbul'da düzenlediği kitap fuarını gezenlerin % 56'sının aylık gelirinin iki milyon TL civarında olması, aylık geliri 12-14 milyon lira olanların oranının ise yüzde değil binde sekiz civarında olması bu görüşü çürütmektedir. Ayrıca yapılan bir başka araştırmaya göre 1993 yılında Bodrum'da içilen yerli içki 1 milyon 428.572 şişe, yabancı içki 55 bin 715 şişedir. Yine aynı araştırmaya göre, Bodrum'da 1993 yılında 6 milyon 100 bin paket yerli sigara 2 milyon 400 bin paket yabancı sigara tüketilmiştir. Yani içki için para var, sigara için para var, fakat kitap için yoktur. Kitap, içki ve sigaradan çok mu pahalıdır? Bizce toplumumuzun az okumasının gerçek sebepleri şunlardır: 1-Okuma alışkanlığımızın olmaması. Okuma ise büyük ölçüde bir alışkanlık gerektiriyor. Eğitim sistemimiz kitap okumayı teşvik edici, bunu bir alışkanlık hâline getirici nitelikte değildir. 2-Tv, video, sinema bizi engelliyor. İnsanlar gece boyunca hiçbir seçim yapmaksızın 4-5-6 saat durmadan tv seyrediyor. 3-İnsanların derd-i maişetle meşgul olması. Başka hiçbir şey düşünememesi. 4-Okuyan, düşünen insanlara karşı yıllardan beri takındığımız olumsuz tavır. 5-(Gazeteler için ise) Basına karşı duyulan güvensizliktir. Halbuki 21. yüzyıla, bilgi çağına girerken, eğer Türk toplumu dünya üzerinde iyi, güzel bir yer edinmek istiyorsa, okumak, düşünmek ve buna bağlı olarak tartışmak, sorgulamak ve eleştirmek ve bilim üretmek zorundadır. Ancak bunları gerçekleştirdiği zaman gelişecek, çağdaşlaşacak ve yer yüzünde tekrar ecdadına lâyık olduğu yeri alacaktır.o Dipnotlar 1. Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İst., 1977, s. 223,224. 2. İlber Ortaylı, İstanbul'dan Sayfalar, İst. 1993, s. 174. 3. Ziyad Ebuzziya, "Zaman", 10 Şubat 1992. 4. "Milliyet", 31 Temmuz 1993; "Zaman", 9 Ağustos 1993. 5. 1990 Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı (Türkiye Yazarlar Birliği Yayınları), Ankara, 1990. 6. Bedri Katipoğlu, Niçin Az Okuyoruz?, "Zaman", 21 Şubat 1998. 7. "Milliyet", 31 Temmuz 1993&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-5249220996413644?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/5249220996413644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=5249220996413644&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5249220996413644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5249220996413644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/okuma-alkanl-ve-toplumumuz.html' title='Okuma Alışkanlığı ve Toplumumuz'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sWu09l09I/AAAAAAAAAD0/VCZlKdFk1nc/s72-c/220px-Library_book_shelves.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-9190510546318237380</id><published>2008-03-02T13:01:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:02.150-08:00</updated><title type='text'>Okuma serüveni</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sWcU9l08I/AAAAAAAAADs/RacI_tCQYBU/s1600-h/untitled21324.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173253272884335554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sWcU9l08I/AAAAAAAAADs/RacI_tCQYBU/s400/untitled21324.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Okuma serüveni&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;Dr. Ahmet ERTUĞRUL&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;İnsan, ne olduğunu ve nerede olduğunu anlayabilmek için, sürekli bir okuma serüveni yaşar. İnsanın ilk okuma tecrübesi, kendisi dışındaki nesneler üzerinde gerçekleşir. O, çevresini, nesneleri, olayları, durumları, hayatı, insanları, kendisini ve nihayet kitapları okur durur. Okumak, yemek yemek, nefes almak, konuşmak kadar tabiî bir durum. İnsan hayatında, okumak, yazmaktan daha önce gelmektedir. Yazı yazmak külfetli ve hazırlık isteyen bir iş olduğu halde, okumak daha kolay ve hayatın bir parçası şeklinde cereyan eder. Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'in vahyedilen ilk sözü, "oku" emridir. Bu, aynı zamanda İslâm medeniyetinin okumaya verdiği önemi de göstermektedir. Bu medeniyete göre kitap kelimesi, doğrudan doğruya Kur'an-ı Kerim'i çağrıştırdığı için büyük bir saygınlık taşır. Kâinat da okunması gereken bir büyük kitaptır zaten: "Kitab-ı kebîr-i kâinât"...Esasen bütün dinlerde kitaba karşı büyük bir hürmet gösterilmiştir. Hıristiyan azizlerinden Benediktus'un keşişlerine verdiği talimatları, kitap karşısında insanın halini, ilginç bir biçimde ortaya koyar: "Keşişler kitapları, mümkünse sol elleri ile tutsunlar, harmanilerinin kollarına sarsınlar, kitabı dizlerinin üstüne yerleştirsinler; sağ elleri ise tutmak ve sayfa çevirmek için boşta kalmalıdır." Kitap sevgisi ve tutkusu için kullanılan biblomani, ne yazık ki insanda olumsuz intibâ bırakan bir ifade olarak algılanmaktadır. Oysa kitap sevgisi ve tutkusu, okuma aşkının bir gereğidir. Seksen sekiz yaşındaki annesiyle birlikte kitapçıya giderek Anglosakson dili grameri arayan ünlü şair ve yazar Jorge Luis Borges'in gözleri görmüyordu. Fakat o bir öğrenme sevdalısıydı. Borges gibi, Cemil Meriç de uzun yıllar bir başkasının kendisine okuduğu kitaplarla teselli oldu. Nitekim okumanın algılanması gözle değil, beyinle ilgilidir. Belki de bu yüzden kitaba dokunmak ve onu algılamak insana bir ürperti, gizli bir haz verir. Gözün metni görmesi, onu algılayabilmesi ve metindeki mesajı anlayabilmesi için yeterli değildir. Metnin seslendirilmesi, kelimelerin çağrışım değerleri, okuyucunun kültürel konumu, "anlamı" ve "anlamayı" etkileyen temel unsurlardır. Bu yüzden, her okur metne yeni bir anlam kazandırır. Bazı okurlar, metni yazarın algıladığından daha ileriye de taşıyabilirler. O halde okumak mekanik bir hadise değildir. Okur, bir metni gözleriyle değil, beyniyle okuduğu için, şekillerden ziyade, anlama dikkat etmelidir.Tarihte ilk okumalar, dinî niteliktedir. Bu okuma anlayışında, duâ öğrenmek ve dinî metinleri okuyabilmek temel amaçtır. Zaten kitap sınırlı ve sadece belli kimselerde bulunduğu için sadece manen değil, maddeten de kıymet ifade ediyordu. Bu bakımdan kitap, Orta çağ'da hem Batı'da ve hem de Doğu'da insanların bir araya gelerek okudukları ve toplu olarak dinledikleri "paylaşılan bir metin" niteliği taşımaktaydı.İslâm dünyasında da telif edilen her eser, birçok nüsha halinde istinsah ediliyor, çoğaltılıyordu. Padişah, şehzade, bey, vezir ve diğer zengin kişilerin kurdukları kütüphaneler, pahalı ve nadir eserlerin bir "varlık" sembolü olarak sergilendikleri mekânlar idi. Herkesin kitaba ulaşamaması, şifahî(sözlü) kültürü ön plâna çıkarmış ve böylece insan hafızasının olağanüstü vasfı da sergilenmiştir. Bir kitabın okunup ezberlenmesi ve daha geniş kitlelere taşınması, aynı konuda birbirinden farklı ifadelerin yer aldığı çok sayıda nüshanın ortaya çıkmasını sağlamıştır.Bu zengin sözlü kültür, anlatımın halka yayılmasını ve halkın, kültür, sanat, edebiyat konularına ilgi göstermesini hızlandırdı. Sekizinci yüzyılda İtalya'da parşömenin bulunmasıyla, deri veya papirüse yazı yazma zahmeti ve maliyeti de ortadan kalktı. Aslında papirüs ile parşömen arasındaki fark, bütün bir okuma serüvenini etkileyen bir husustur. Bu konudaki gelişmeyi Alberto Manguel, şöyle anlatmaktadır:"Metin artık içeriğine göre bölümlendirilebiliyor, kitaplara ve bölümlere ayrılabiliyor, hattâ daha kısa birkaç yazı kolayca tek bir ciltte toplanarak tek bir birim oluşturabiliyordu. Uğraşılması zor olan tomar ise sınırlı bir yüzeye sahipti. Bilgisayarlarımız aracılığıyla tomara bir anlamda yeniden dönüş yaptığımız için, günümüzde de bunun zorluklarını görebiliyoruz: Ekranda "tomarı" yukarı ya da aşağı doğru açarken, bir defasında yalnızca bir bölümünü görebiliyoruz. Oysa kitap okura başka sayfalara anında geçme olanağı sunduğu içi bütünlük duygusu verir. Okuma sırasında kitabın elde tutuluyor olması da bu bütünlük duygusunu pekiştirir bir nitelik taşıyacaktır. (Manguel, 2001:155)Bu önemli buluş, Gutenberg'in matbaayı keşfi ve ilk kitapları basmasıyla birlikte daha da önem kazandı. On beşinci yüzyılda Avrupa'da en çok okunan kitap bir duâ kitabı olan Saatler Kitabı’dır. İlk İncil de 1455'te yine Gutenberg tarafından basılmıştır. Artık Avrupa'da her tarafta matbaalar kurulmuş ve binlerce kitap basılmaya başlanmıştır.Kitabın teknik olarak kolay basımı tamamlandıktan sonra, bu kez okuyucu talebine göre yeni ve ilginç konularda kitap yazılması konusu gündeme gelmişti. Seyahatin bir kültür olarak yayılması, demiryollarının artması ve uzun yollarda en iyi arkadaşla, yani kitapla seyahat etme arzusu, yeni bir okuyucu sınıfını doğurmuştu. Artık kitap her yerdedir ve okuyucu ise herkestir. Soylular ve zenginler dışında da kitap satın alabilen ve kitap okuyan büyük bir kesim oluşmuştur. Kültürlerin birbirini tanıması, savaş ve seferler, ticaretin gelişmesi, tabiî olarak farklı kültürlere ait kitapların yayılmasını da beraberinde getirmiştir. Böylece tercüme faaliyetleri, toplumların düşünce, kültür ve sanat anlayışı üzerinde etkili olur. On üçüncü yüzyılın sonlarına doğru Eflatun ve Aristo'nun düşünceleri bütün Batı dünyasında ve Doğu'da yayılır. Bu kontrolsüz yayılma kültür değişmelerinin oluşmasına ve farklı inanç ve telakkilerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.Büyük mütefekkir Cemil Meriç okumayı, "iki ruh arasında âşıkane bir mülâkat" olarak tanımlamaktadır. O'na göre kitap, "meçhule açılan bir kapı"dır. "Okuma ise içimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtar"dır. (Meriç, 1985:187) Ancak önce bu anahtarın elde edilmesi ve daha sonra da işlevinin bilinmesi şarttır. Kitap konusunda iyi bir eğitim görmeyen yığınların, rastgele kitap seçmeleri ve ellerine aldıkları her kitap karşısında mutlak teslimiyet duygusuna kapılmaları kaçınılmazdır. Aşırı, düzensiz ve gereksiz okumalar, hafızayı ve düşünce terazisini bozduğu gibi, kişiyi yaşadığı toplumdan da koparır. Bu bakımdan "eleştirel okuma" alışkanlığı kazanmak önemli bir meziyyettir. Okuduğunu tahlil edebilen ve kendi kabulleriyle değerlendirebilen okuyucu, şuurlu bir okuyucudur. Şuurlu bir okuyucu olabilmek için öncelikle temel kültürel değerlerimizi oluşturacak kitaplara yönelmemiz gerekir. Kişinin değer yargılarını oluşturabilmesi ve meselelere yaklaşım felsefesini kurabilmesi, ancak "değerler silsilesi"nin oluşmasını sağlayacak temel kitaplara yönelmesiyle mümkündür. Her kültür mutlak surette bir "külliyata" dayanır. Batı'da Yunan klâsikleri, Roma hukuk sistemi ve Hıristiyanlık temel kültür normlarını oluşturan külliyatın cüzleridir. Uzakdoğu'da Hint'te Ramayana ve Vedâlar, İran'da Şehnâme, Yunan'da Homeros, belli toplumların davranış biçimlerini şekillendiren temel kaynaklardır. Peki bizim ana kaynaklarımız nedir? Türk kültürünü oluşturan ve bizim insanımızın davranışlarını şekillendiren temel kültür kaynaklarının başında Kur'an-ı Kerim gelmektedir. Hadisler, Kur'an tefsirleri, dinî ve tasavvufî anlatımlar, insanımızın yıllarca ayakta durmasında ve varlığını sürdürebilmesinde ana kaynaklar olagelmiştir. Mutluluk, sabır, heyecan, teşebbüs, hastalık, iyilik, kötülük, barış, komşuluk, hoşgörü, fedakarlık vb... birçok insanı ve toplumu ilgilendiren kavramın muhtevası, ana kaynaklarımız tarafından doldurulmuştur. Böylece aynı duygu, düşünce, inanç ve ideal etrafında birleşen fertler, diri, sağlam ve kalıcı bir içtimaî yapı meydana getirmişlerdir. Bir milletin en büyük varlık kaynağı, sevinçte, tasada, iyilikte, kötülükte aynı duygu ve düşünce etrafında birleşen fertlere sahip olabilmesidir. Burada "ne okumalı" sorusuna verilecek cevap, bir milletin var olması ve kendisi kalarak yaşayabilmesi bakımından son derece önem taşımaktadır. Bilgi kaynaklarını yitiren ve hafızasını kaybeden bir milletin, ana meselelerine başka kültürlerin ve yabancı kaynakların referanslarıyla yaklaşmaktan başka çaresi de yoktur. Öyleyse okumaya, önce temel kaynaklardan başlamalı ve "değerlerimizi", "bakış açımızı", "konulara yaklaşım felsefemizi" oluşturduktan sonra, daha geniş bir okuma seviyesine doğru gitmeliyiz. Okumak için kitap seçimi kadar, kitapları okuma biçimi de önemlidir. Günlük gazeteleri, eğlenceli, zevkli konuları içeren kitapları, hikâye ve romanları hızlı ve dikkatsiz okuma veya gözden geçirme tavrını, ciddi kitaplar karşısında sürdüremeyiz. Özellikle düşünce kitapları bir kez okunup rafa kaldırılan kitaplar olmamalıdır. Okuyucu, kitabı yıpratmadan önemli yerlerin altlarını çizmeli ve kitap bittikten sonra da kaynak ve sayfa numarası da belirterek önemli yerleri not almalıdır. Kitap, sessiz, sakin bir mahalde okunmalı. Kalabalık, gürültülü mekanlar ve dikkatlerin dağıldığı ortamlar kitap okumak için uygun yerler değildir. Kitap açık zihinle yani sabahın erken saatlerinde okunmalıdır. Yorgun ve düşünceli bir zihinle kitap okumaya girişmek tamamen sathî bir okuma biçimidir. Okuma yeteneğinin gelişmesi ve okuma şuurunun yerleşebilmesi için, hemen her kesimde yeni bir "okuma" seferberliğinin başlatılması şarttır. Böylece toplumda güncel konulara; dinî, tarihî, kültürel değerlendirmelere daha geniş kesimlerin katılabilmesi de mümkün olabilecektir.KaynaklarÇoraklı, Selim (2000), Kitap Okuma Şuuru, Marifet Yay., İst.Manguel, Alberto (2001), Okumanın Tarihi, çev.: Füsun Elioğlu, YKY., İst. McLuhan, Marshall (2001), Gutenberg Galaksisi, çev.: Gül Çağalı Güven, YKY, İst.Meriç, Cemil (1985), Bu Ülke, İletişim Yay., İst. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-9190510546318237380?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/9190510546318237380/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=9190510546318237380&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/9190510546318237380'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/9190510546318237380'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/okuma-serveni.html' title='Okuma serüveni'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sWcU9l08I/AAAAAAAAADs/RacI_tCQYBU/s72-c/untitled21324.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-5154167039915329983</id><published>2008-03-02T12:59:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:02.306-08:00</updated><title type='text'>Okuma Alışkanlığı ve Çocuk Eğitimi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sVfE9l07I/AAAAAAAAADg/VlSiA88DAZk/s1600-h/kitappmx7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173252220617348018" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sVfE9l07I/AAAAAAAAADg/VlSiA88DAZk/s400/kitappmx7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Okuma Alışkanlığı ve Çocuk Eğitimi&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#339999;"&gt;Dr. Hasan AYDINLI&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Peygamberimize gelen ilk vahyin "oku" emri ile başlaması, birçok hayatî konunun anlaşılmasının okuma ve kitap ile olacağının en güzel işaretidir. İnsanlık âlemi ilâhî kitapların getirdiği mesajları okuma ve anlama ile aydınlanmıştır. Okuma ve kitaplar, dolayısıyla ilim, insanlığın en önemli rehberlerinden biri olmuştur. İnsanoğlunun bu hazineden yararlanması ise, ancak ideal bir okuma alışkanlığı ile olacaktır.Hepimiz kitap okumanın faydalarını biliriz. Ancak bazılarımız okur, bazılarımız ise okumaz. Kitap okumayanların birçoğu kitap okumanın faydasını biliyor; ama bunu uygulamıyor. Kitap okuma alışkanlığı niye kazanılamıyor? Bu sorunun cevabı; "Çocukluğunda kitap okumayan kişiler, çoğunlukla ilerleyen yıllarda da çok iyi bir kitap okuyucusu olamazlar." şeklindedir. Çünkü kitap okuyanların belki de tamamı çocukluk döneminde kitap ile haşir neşir olmuş kişilerdir. İyi bir okuma alışkanlığı, çocukluk döneminde kazanılır. "Ağaç yaş iken eğilir." sözünü bir kez daha hatırlamak yerinde olsa gerekir. Kitap okumanın bu kadar faydası var iken herkesin bu alışkanlığı kazanması beklenir. Ama bu yararlı alışkanlığı kazanamadığımızdan "az okuyan" bir millet olduğumuz bir gerçektir.Çocuklarımız geleceğimizin güneşleridir. Bu güneşlerin parlaklığı ve etrafa saçtığı aydınlık, bilgi ile paraleldir. Çocuklarımızın gelecek adına gerçek başarıları da bilgi ve kültür ile olacaktır. Bilgi temeline dayanmayan başarıların gelip geçici olduğunu unutmamak gerekir. Öyleyse geleceğimizin güneşlerine kitap okuma alışkanlığını kazandırmalı ve bu alışkanlığın yerleşmesini sağlamalı, anne baba olarak çocuk eğitiminde bu metodu kullanmalıyız. Düşünen, fikir üreten, düşündüğünü ifade edebilen ve yanlış bilgi ile doğru bilgiyi ayırabilen fertlerin sayısının artması için, çocukluk çağında kitap okuma alışkanlığının kazandırılması gerekmektedir.Kitap okuma çocuklara bazı zihnî maharetler kazandırır. Kitap okuyan çocuklar eğitim süreçlerinde anne babaların ve eğitimcilerin işlerini de kolaylaştırır. Eğitime yapılan yatırımın karşılığını almak isteyen anne babaların çocuklarını pahalı okullara göndermeleri ve onların istedikleri her şeye ulaşmalarını sağlamaları yeterli değildir. Çünkü okuma alışkanlığı olmayan çocuklar, başarılı olmada zorlanmaktadırlar. Kitap okumayan nesillerin giderek düşünme fonksiyonu körelmekte, fikir üretme kabiliyetleri gerilemekte, yetersiz olan kelime hazinesi ile başarılı iletişim kurma özelliği kazanamamaktadır. Evrensel değer hükümlerinin kazandırılması, karakter ve kişilik gelişmesi, tarih ve kültür şuuru ancak okuyan, araştıran ve bilgiyi seven nesillerin yetiştirilmesiyle mümkündür. Hemen her şeyi anlatma imkânı olmayan eğitim sürecinde, çocuklarımızın kendilerini okuyarak yetiştirmeleri gerekmektedir. Maalesef tv seyrederek, bilgisayar oynayarak büyüyen çocuklarımız giderek okuma istidatlarını kaybetmekte ve okumanın sağladığı imkândan mahrum kalmaktadır. Kitap okumanın, çocuğun ruhî ve zihnî gelişmesine olumlu tesirleri saymakla bitmez. Kitap okuma ile yükselecek zihnî gelişme, anne karnında başlar. Anne karnındaki bebek 6. veya 7. aydan itibaren dış dünyayı işitebilir. Bu dönemden itibaren kitabın zihnî gelişmeye katkılarını başlatmalıyız. Anne karnındaki bebeğe, huzur veren şeyler okunarak onun bu konudaki kabiliyetlerinin inkîşaf etmesi sağlanabilir.Kitap okuyan ve kitap okunan çocukların düşünceleri, diğer çocuklara göre daha zengindir. Düşünme, bilgi ile birlikte geliştiğinden çocuk bildiği kadar düşünebilir. Bilginin desteklemediği düşünceler sığ kalmaktadır. Okuma, çocuğun kelime hazinesini artırmakta ve iletişim kabiliyetlerine müspet katkılarda bulunmaktadır. Kendisine kitap okunan çocukların dil gelişmesi sağlıklı olmaktadır. Kitap okuyan çocukların iletişim kapasiteleri artar. Günümüz bilgi ve iletişim toplumunda kendini iyi ifade eden kişilerin başarılı olduğunu vurgulamak gerekir. Düzenli okuma çocukların kolay öğrenme ve doğru hüküm verme kabiliyetlerini inkişaf ettirir. Kitapların kazandırdığı zihin gücü; öğrenme, sorgulama ve karar verme süreçlerine müspet tesir ederek kişinin şahsî kemalâtına katkı sağlar.Kitap okuma esnasında beyin aktif olarak çalışır. Bu durumda birçok yürütücü fonksiyon (zihnî bilgi işleme ve hafızaya alma süreci) aktif olarak kullanılır. Beyinde birçok sahada (bilhassa alın lobunda) okuma ve düşünme esnasında glikoz kullanımında artış söz konusudur. Okumanın sonucu olarak çocukta konsantrasyon, dikkat, anlama ve mânâlandırma, gördüklerini fark etme gibi birçok zekâ fonksiyonu müspet yönde gelişmektedir.Çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için anne-baba tarafından yapılacaklar şu şekilde sıralanabilir:l- Anne-baba evde kitap okumalı ve çocuklar bunu görmelidir.2- Hususi olarak kitap okuma zamanları ihdas edilmelidir.3- Çocuğun bilgi kazanması ve bu bilgiyi kullanması teşvik edilmelidir.4- Ev ortamında çocukların bilgi birikimi ciddiye alınmalı ve desteklenmelidir.5- Çocuğun değer verdiği özel günlerinde ona kitap hediye edilmelidir.6- Evde her çocuk için kendisine ait bir kütüphane hazırlanmalı ve kitap okuması mükâfatlandırılmalıdır.7- Çocuğun okuduğu kitabı başkalarına anlatması imkânı sağlanmalıdır.8- Anne-baba okuduğu kitaplardan edindikleri güzel bilgi ve değerleri çocukları ile paylaşmalıdır.9- Büyük yazar ve mütefekkirlerin hayatlarından örnekler verilmeli, onlara olan hürmet artırılmalıdır.10- Tv ve bilgisayar karşısında geçirilen zamanlar düzenlenmeli, bu konuda aşırılığa izin verilmemelidir.11- Günlük gazete, dergi ve süreli yayınlar tâkip edilerek onların merak hissi tahrik edilerek alışkanlık kazandırılmalıdır.12- Çocukların harçlıklarından kitaba para vermeleri teşvik edilmelidir.13- Kitap evleri ve kitap fuarları gezilerek çocukların böyle mekânlara ısınmaları sağlanmalıdır.14- Kitap okuma konusunda çocuklara baskı yapılmamalı, bu alışkanlık onlara sevdirilerek kazandırılmalıdır.15- Küçük çocuklara kitaplardan sevebilecekleri pasajlar okunarak, hikâyeler anlatılarak onların kitaba olan ilgisi artırılmalıdır.Birçok anne-baba, çocuklarını meşgul edememekten yakınır. Çocuklarımızı kitapların sırlı dünyasında meşgul etmek, onların gelişmesine katkı sağlayan önemli bir faaliyettir. Çocukların hayatı anlamlandırabilen fertler olması için, onlara okuyabilecekleri bir ortam hazırlamak ve okuma alışkanlığı kazandırmak, her anne-babanın önemli görevleri arasındadır&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-5154167039915329983?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/5154167039915329983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=5154167039915329983&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5154167039915329983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5154167039915329983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/okuma-alkanl-ve-ocuk-eitimi.html' title='Okuma Alışkanlığı ve Çocuk Eğitimi'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sVfE9l07I/AAAAAAAAADg/VlSiA88DAZk/s72-c/kitappmx7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-2983824685400312871</id><published>2008-03-02T12:54:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:02.443-08:00</updated><title type='text'>Kitap Okuma ve Biz</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sU5U9l06I/AAAAAAAAADY/PCKIjrtR8X4/s1600-h/Kitap_Okumuyoruz_by_grafikenan.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173251572077286306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sU5U9l06I/AAAAAAAAADY/PCKIjrtR8X4/s400/Kitap_Okumuyoruz_by_grafikenan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:180%;color:#990000;"&gt;Kitap Okuma ve Biz&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#00cccc;"&gt;Arif ARSLAN&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Faydalı kitap insan için iyi bir arkadaştır. Hz.Ali Herkes her gün çevremizde birşeyler yapıyor. Bunların en dikkate değeri de yılda birkaç defa acılan kitap fuarları ve arkasından getirdiği ümitler. Hani insan, gezenlerin kalabalığını görüp de ümide kapılmakta da haksız değil. “Okumaz insanlar” oluşumuz bir yanda apayrı bir dert. Ne yazık ki çok sürmüyor bu ümitler üç-beş gün sonra bitiveriyor.Kitaplar mahzun, bizler kaygısız...Kitap nedir, onu UNESCO tarifi ile tarif edecek olursak: “Kitap periyodik olmayan, kırkdokuz veya daha fazla sayfası bulunan yayınlardır.Günümüzde kitap: radyo, televizyon, sinema, tiyatro, video ve hatta mikro filmlere rağmen ruhi haberleşme, ilmi ve fikri alışverişde önemliliğini sürdürüyor.1934 yılında Paul Valery şöyle yazıyordu: “Güzel bir kitap, herşeyden önce bir okuma aracıdır. Ancak, aynı zamanda bir sanat eseridir, bir şahsi karakter ifadesidir. Hür olma ile geçerlilik kazanan şahsi düşüncenin, bütün alametlerini taşır.”Yine Valery’ye göre: ‘Yazarın ruhu, basılı eserin aynasına yansır.”1933 yılında, Nazi Almanya’sında, muhteşem kitap yakma törenleri yapıldı. Ancak anlaşıldı ki:“Kitapların yakıldığı yerde, bir müddet sonra insanlar da yakılır”.Bir zamanlarda aynı hamakat Bağdat’ta işlenmişti. Fırat Nehrine dökülen kitaplar Moğolların istila alametlerini, ilme düşmanlıklarını taşıyordu. Belki o kitaplar o zamanın en kıymetli mücevherlerinden daha kıymetli idi. Bilhassa eski çağlara ait medeniyetler hakkında kaynak olması bakımından da günümüzde bilemediğimiz çok sırların kaynağıydı.Meşhur Çicero, köy evi Tusculum’a çekildi. Bütün hayatı da şu bir cümle ile özetleyiverdi: Bir bahçen ve bir kitaplığın varsa, hiç bir eksiğin yok demektir”. Çiceron’un sözüyle yakından alakalı bir de Afrika Atasözü vardır:“Kitap, cepte taşınan bir çiçek bahçesidir.” Kitap, ömrü uzatmanın en iyi ilacıdır. Kim ki kitap sever ve okur, onun yaşayışı dolu, zengin ve uzun olur. Zira insanın baş düşmanı boşluk ve tembelliktir ki: bu da stressleri doğurur. Stresslerse insanın ölüm alarmlarıdır. Bundan kurtulmanın yolu kitap okumakdır.Schopenhauer’in eşine ender rastlanan kitaplığı vardı. Mutluluk ve huzura, insanlar arasında değme kitaplar arasında varıldığında inanırdı.Okumayı, okul ve meslek kitabı ölçüsünde sınırlayan, beyin kapılarını bunun dışındakilere kapayan insan, kabuk bağlar, çevresi ile ilişkisi de bu kabuğun delikleri ile sınırlanır. Kendini yenilemenin sırrı ise kitaplar arasında dolaşıp onların arkadaşlığını sağlamakla mümkündür. Nitekim 0. W.Holmes: “Kitap okumakla insan zekasını geliştirir.” diyor.Faydalı kitap okuyan bir insanın ufku genişleyeceğinden, bağnazlıktan uzak ve müsamahalı olacağı da şüphesizdir. Bir kitapsevere, kitaplığının önünde durarak: “Bunların hepsini okudunuz mu?” demek, hamruhluluktur. Her kaynak kitap okunmaz. Yeri ve zamanı geldikçe onlara bakılır, istifade edilir. Çünkü kitaplar bir hayat boyu okunup bitirilemeyecek kadar çoktur. Bu bakımdan, en faydalıların içinden en lüzumlu olanların seçilip okunması gerekmektedir.Kitap derken faydalıyı kastettiğimiz kaçınılmaz bir gerçektir. Zira “Faydasız ilimden sana sığınırım Allahım” diyen Nebiler Nebisini dinlememek mümkün değil.Okuma seviyesini renkli resimlerle süslü gazetelere, ondan ne olduğu belli olmayan bir kısım dergi ve afişlere kadar düşürmüş olan insan için herşey bitmiş demektir.Okuyup anlama zahmetinde bulunmadan bazı kitap ve dergileri de anlaşılmıyor, diye bir tarafa atan ve itenlere de bir çift sözümüz var!.. “Ucuz etin yahnisi yayan olur”. Emek vermeden, ne demek istediğini tekrar tekrar okuyup düşünmeden bir kalemde okuyup rafa kaldırdığımız şeylerin size ne faydası oldu. Ecdadımızın birikmiş kültür yığını haşmetli mabedleri gibi durmuş bize bakıyorlar. Biz de: En harika sanatlar karşışında bile “Uyurgezer, vurdumduymaz” halimizle bakıp geçtiğimiz gibi evet, öyle, sadece bakıp geçiyoruz. Başkaları bizim miraslarımızla yükselirken bizim hala yerimizde saymamız da cehaletimizden başka neye verilebilir?Üzülerek ifade edecek olursak, ülkemizde manzara: Çocuklar küçük oldukları, gençler aşktan, şevkten mahrum kaldıkları, talebeler derslerden bıktıkları (!) orta yaşlılar işten güçten vakit bulamadıkları iddiasında oldukları, ihtiyarlar da kahvehanelerden kurtulamadıkları için kitap okumuyorlar.Kütüphanelerimizde ise memurlarımız sadece kitaplarımızın bekçiliğini yapmakta ve karşılıklı bakışmaktadırlar.Kitap okumanın ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak ve anlatmak ancak okuyan insanların anlayabileceği bir şeydir. Nitekim James Howell: ‘Dünyayı yöneten, kalem, mürekkep ve kâğıttır” diyor, haksız da değil.Yeni ufukların müjdecisi olan genç neslimize ağrı ve sızılardan başka bir şikayeti olmayan ihtiyarlarımıza, sıkıntı ve bunaltıdan “ah, of..” diye feryat eden boş kalmış herkese eline küçük bir kitap alıp okumayı tavsiye ediyor ve sözleri- mi Yüen Mei’in şu güzel teşhisiyle bitiriyorum: Kitaplar, hem gençlik, hem yaşlılık, hem hastalık, hem açlık, hem yol, hem yağmur, hem de soğuk içindir.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-2983824685400312871?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/2983824685400312871/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=2983824685400312871&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2983824685400312871'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2983824685400312871'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/kitap-okuma-ve-biz.html' title='Kitap Okuma ve Biz'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sU5U9l06I/AAAAAAAAADY/PCKIjrtR8X4/s72-c/Kitap_Okumuyoruz_by_grafikenan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-2690459149513728263</id><published>2008-03-02T12:32:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:02.582-08:00</updated><title type='text'>Rafdaki Kitab</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sPOE9l04I/AAAAAAAAADM/5BQP_MzvhfE/s1600-h/okul%2520yasami-kutuphane%252001.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173245331489805186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sPOE9l04I/AAAAAAAAADM/5BQP_MzvhfE/s400/okul%2520yasami-kutuphane%252001.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Rafdaki Kitab&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;Mehmet ERDOĞAN&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Sen rafta tozlanan kitap; haline aşina kimse bulamadın.. Ve yıllanmış tozlar içinde beyazladın ihtiyarladın..Sen nice devirler yüze göze sürülen ve rahmetten geldin diye ruhlara indirilen ve sonra ruhun dudaklarına ab-ı kevser gibi kadeh kadeh mana sunan ve kalblere inşirah verip onları canlandıran yegane beşaret dolu bir kitaptın..Sendin o susuzluktan yanan gönüllere ab-ı hayat sunan.. Bu dünyada bütün dostlarından ayrı, cüda, gariplerin tek tesellisi..Dost iline varmak isteyen sende bulur yolu, izi..Yaralarına merhem arayan yine sende bulur ebed reçetesini..Gönlü yanıp kavrulanların imdadına sen koştun ab-ı hayat ile..Felsefe ile aklı yaralıların hekimi sen oldun.. Onların ruhlarında bir ameliyat-ı cerrahiyye yapıp yeniden hayata kavuşturdun..Sensiz bir hayat düşünülemez.. Zira kürre-i arz seni çıkarsa başından divane olur. İnsanlar şaşkına döner, bir kasırga eser, bir tufan olur..Her ruh senin ipinle asumanın kubbesine bağlı âvizeIer gibi..Sensiz o bağından kopar da dağılır taru mar olur.Kalblerdeki ışık sensin, akıldaki nur, dimağdaki tat hep sen..Sen ileriye matuf her bakışımıza istikamet verensin.Attığımız her adımı sırat-ı müstakim üzerine daim ve kaim edensin..Sen raflarda tozlandın yıllar yılı gayri gel sineme gir, kalbime otur, ruhuma taht kur ve onu itminana kavuştur ey Yüce Kitap..Bıktık bu sıkıntıdan, usandık ebedden uzak yaşamaktan… Fenadan dağidarız. Bizi bırakıp giden gurubdan; doğmadan batan güneşten, batmadan kaybolan seraptan bîzarız…Gözümüz yaşlıdır sensiz.. Ruhumuz kan-revan sensiz,ıssız bir ülke gibi sensiz, susuz bir çöl gibi kurak ve çorak..‘‘Hasta olsam, ilacım, çorbam sütüm, o kitab..Suda mantarım, gökte paraşütüm o kitap..’’N.F.K.Dediği gibi şâirin sensin benim herşeyim ey sonsuzluğun ruhuma akan bestesi..&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-2690459149513728263?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/2690459149513728263/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=2690459149513728263&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2690459149513728263'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2690459149513728263'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/rafdaki-kitab.html' title='Rafdaki Kitab'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sPOE9l04I/AAAAAAAAADM/5BQP_MzvhfE/s72-c/okul%2520yasami-kutuphane%252001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-2052557345891639610</id><published>2008-03-02T12:29:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:02.693-08:00</updated><title type='text'>Kitap Bizim Neyimiz Olur</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sOdU9l03I/AAAAAAAAADE/XdhecZ4z7hg/s1600-h/BEN%2520KITAP.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173244493971182450" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sOdU9l03I/AAAAAAAAADE/XdhecZ4z7hg/s400/BEN%2520KITAP.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Kitap Bizim Neyimiz Olur&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#339999;"&gt;Nihat DAĞLI&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;1. Rainer Maria Rilke, Genç Şaire Mektuplar’da “İçine sor, yazmaya mecbur muyum diye. Eğer öyleyse, siz bir şairsiniz” der. Bunu “İçine sor, okumaya mecbur muyum diye. Eğer, öyleyse bir okuyucusunuz” şeklinde değiştirebiliriz. Bunu yer yer içime sordum. Kitaba yakın durmak, kitabın içine akmak veya kitabı içime taşımak mecburiyetinde miyim? Kitaba rağmen mutlu olabilir ve kitabın konuşmadığı bir çizgide kendimle buluşabilir miyim? Kitap benim için ne ifade ediyor? Hedef mi, vasıta mı, araç mı?İçimde bu soruların herbirine verilmiş cevaplar var; okumaya mecbur hissediyorum kendimi. Rilke’nin mantığına göre ben bir okuyucuyum. Kitaba rağmen mutlu ve kendim olamayacağımı düşünüyor ve bu sebeple kitabın içine doğru akmayı, olmazsa olmaz bir şey olarak görüyorum.Her insan, kendine ‘okumaya mecbur muyum?’ sorusunu sorar mı? Okuma serüvenleri bu soruyla mı başlar, yoksa, zamanın bir diliminde herhangi bir sebeple kitapla temas kurmuş olmanın zemininde büyüyen birlikteliğin insana sordurduğu tabii bir soru mudur bu?Kendi adıma söyleyeyim: Hür bir tercihle kitaba yönelmedim; önceleri kitabı bir ihtiyaç olarak hissetmiyordum; çok daha başka önceliklerim vardı. Ancak zaman ve mekânın değişimiyle birlikte, aidiyet hissi içinde olduğum yer ile o an yaşamakta olduğum sürecin uyuşmadığı bir yerdeydim; iletişimsizlik ve yalnızlık sözkonusuydu benim için. Bu bende, içe dönük bir bakış geliştirdi; daha çok düşünme imkânı buldum ve de daha çok sorular büyüdü içimde. Soruların içimde büyüttüğü çalkantıyı dindirme ihtiyacını duyduğumda, çaldığım kapılardan birisi de kitap oldu. O gün bugündür bu kapıyı çalıyor ve içine doğru yürümeye devam ediyorum. ‘Kitap okumak mecburiyetinde miyim?’ sorusunu ancak bugün kendime sorabiliyorum. Bu sebeple bu soruyu, kitap okuma serüveninin geliştirdiği bir soru olarak görüyorum.2. ‘Kitap okumak mecburiyetinde miyim?’ sorusunun altım çizmek gerektiğine inanıyorum. Kitap okuma eylemine bir anlam ve misyon yüklemek noktasında bu soruyu önemsiyorum. Çünkü kitap okumak, sadece boş zamanları değerlendirmek veya hoşça vakit geçirmek için gerçekleştirilen bir iş değildir. Okumak ama, bir şey için okumak... O şey ne? Okuyucunun durduğu yer ve referansları bu “şey” i belirler. Ben mü’min insanlar için bu şeyin, ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku!’ buyruğunun işaret ettiği yer olduğunu düşünüyorum. Bir başkası için ise bu, başka birşey olabilir.Bu soru, aynı zamanda bizi kitap okumanın bir gaye mi yoksa vasıta mı olduğu noktasına da taşıyor. Dikkat ederseniz; sorular, bizi hep bir yerlere götürüyor ve bir arayışa zorluyor. Bu sebeple diyebiliriz ki, kitap okumanın uzağında yaşayanların soruları yoktur; daha çok, basit bir hayatın, insanın önüne çıkardığı ihtiyaçları aşmanın hay-huyu içinde yaşarlar; yaşayıp giderler ama, geride birşey bırakmadan ve ötelere de bir birikim taşımadan... Kitap okuyucusunun zihni ise, hep sorularla doludur; bu sorular onu yeniler ve eskimekten korur. Kitapla büyüyenler, zamanı yeni şeylerle dokurlar; zamanın içerisinde bir iz bırakır ve gidecekleri yere birşeyler götürürler.3. Kitap okumak gaye mi, vasıta mı?Popüler bir romancı* bu soruya şu cevabı veriyor: “Ne bilgimle övünürüm, ne de övünülecek bir bilgim var. Ben, okumaktan hoşlanıyorum ve yazı yazmaktan hoşlanıyorum. Yazdıklarım, bildiklerim kadar oluyor.(....) Bilgiden ve bilgi almaktan hoşlanmıyorum. Ben zevk almak için okurum. Bilginin peşinde bir insan değilim. Ben yazı yazmaya cahilliğimi hoş göstermek için giriştim.” Bu cevap beni şaşırtmadı; şaşırtmadı çünkü, nihilizmin varoluşa yüklediği anlam dünyası, kayıtlı olduğumuz zaman ve mekânla sınırlıdır. Varlıkta metafizik anlam yoktur; katı bir determinizm vardır. Ölüm sondur; ne varsa, yaşadığımız sürenin içerisine sıkışmıştır. O halde yaşanılan zaman içerisinde nefs için hoş olan ne yapılırsa, o iyidir. Nihilizmden beslenen epikürist hayat bunu ifade eder. Çünkü hâşâ her şey; gördüğümüz, dokunduğumuz sebepler dünyasında oluşagelmektedir. Kutsalın kovulduğu bu anlam dünyasında, haz, iktidar koltuğuna gelip oturur. Hayatın merkezine daha çok hazzı koyan romancı, bu sebeple, kendi anlam dünyası içinde tutarlıdır.Bu romancıyla aramızdaki fark, ‘kitap okumak gaye mi, vasıta mı?’ sorusuna vereceğimiz cevabı da farklı kılıyor. Haz ve zevk almak veya çok şeyler bilmek, şöhret basamaklarında yükselmek için okumuyoruz; okumuyoruz çünkü, anlam dünyamız farklı:‘....Yaradandan ötürü’ der, öyle bakar, öyle görür ve öyle yaşarız. Her eylemimizde olduğu gibi okuma eylemini de varoluş sebebimizden uzak tutmuyoruz. Okunan şeylerin, kalbimizdeki yakine bir ivme kazandırmasına, insana ve eşyaya dair bilinmeyenlerin bizim için bilinir hale gelmesine katkısı olması gerektiğine inanıyoruz.Bir başka yazar** ise, Ne Kitapsız, Ne Kedisiz isimli kitabında “Bir şey öğrenmek için okumak, kitaba yönelmek ile, haz duyulduğu için okumağa oturmak arasında, gerçekten, büyük bir fark var mı? Hatta, herhangi bir fark var mı?” der. Evet var; hem de bir değil, birçok fark var. Elbette kitap okuyucusu olmak, kitap okumanın kendine has güzelliğinin farkına varmak, büyük bir haz veriyor insana. Ancak bunun, bizi kitap okumaya götüren tek sebep olmadığını, bu hazzın, kitap okumanın tabii bir sonucu olduğunu düşünüyoruz. Tıpkı namaz kılmanın, insanın bedeni yapısına getirmiş olduğu faydaların namaz kılma sebebi olamayacağı gibi... Bizi namaz kılmaya götüren sebep ne ise, kitaba yakın durmayı kaçınılmaz kılan da aynı şey olmalı diye düşünüyoruz.4. Okumak sadece hoş bir uğraş değildir; aynı zamanda bir mecburiyettir. Çünkü yaşadığımız zamanda, insanı kuşatan eğitim süreci ve kurumlar, onu, aşkın olan hakiki kimliğiyle buluşturmakta yetersiz kalıyor. İnsan kaynaklı kurum ve yorumlar, bir ırmağın canlılık ve yeniliğine sahip olamıyor; zamanın herhangi bir diliminde eskiyor ve yorgun düşüyorlar.Yaşadığımız coğrafyada da, eskiyen ve yorgun düşen böyle bir durumla karşı karşıyayız. Aile, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite çizgisinde bize aktarılan bilgi ve verilen eğitim, insani kimliğimizin ve yaşadığımız zamanın dilini çözmede gerçek anlamda bize yardımcı olamıyor. Bilakis tam tersi söylenebilir: Gerçeği öğrenmek için bizde var olan kabiliyetlerin, tabi olduğumuz eğitim sürecinde körelmesi gibi bir durum sözkonusu.Görünen bu eğitimin yetmezliğinin ayrımına varmak ve görünmeyen bir eğitim süreci olan kitabın yollarında kendimizi aramak... Kitapların yanıbaşında bulunmak, sayfaları arasında sahici olanla buluşmak ve etrafa yaydıkları ışığın kırılmalarında büyümek... Burada, “Bütün kitaplar bir tek kitabın daha iyi anlaşılması için okunur” ifadesinin altını çiziyor ve kitabı, yön ve kıbleyi gösteren bir yıldız olarak değerlendiriyoruz.5. Okumalarımız bizi inşa ediyor; bir anlamda okuduklarımızın toplamını ifade ediyoruz. Kitap bizi zenginleştiriyor; içimizi yeşerten ırmağa sağdan ve soldan sızıntılar katıyor.Okuma eylemi, sembollerimizi geliştiriyor ve yenileştiriyor; yeni zamanla gelen değişimleri daha iyi anlamamıza imkân veriyor, ve herşeyden önemlisi, bizi bizle buluşturuyor. Kitabın kapağını çevirdiğimizde, bir ‘biz’ varız bir de okuduğumuz kitapta ‘bize ait parçalar’.Kitaplardan bize ait parçaları topluyor ve onları, durmadan biriktiriyoruz. Her okumadan sonra, biz artık eski ‘biz’ değiliz; ileriye doğru adım atmış, büyümüş ve daha da çoğalmış bir ‘biz’ oluyoruz.Okuduklarımızın toplamı, sentez ve analizi bizi ifade ediyorsa eğer; ya okumuyorsak...? Herhalde o zaman bize ait bir şeyden bahsetmekten çok, başkalarının dayattığı veya bizim onlardan kopya ettiğimiz kimliklerden bahsedilebilir. Burada ‘biz’ yokuz. 6. Kitap bir vatan, bir dost; ışığa kapalı binaların gölgelerinde üşüyen bizlere, sımsıcak dünyasını açan vefalı bir dost... Gecenin ilerlemiş bir saatinde kapısını çalmamızdan hiç mi hiç rahatsız olmayan, kendisine sırt dönüp ayrılmamıza kırılmayan ve gönül koymayan bir arkadaş... Vermeyi çok seven, minnet etmeyen ve vermiş olmanın pişkinliğiyle şımarmayan bir yoldaş..Doğrusu, kitaba ve okumaya dair söylenecek çok şey var. Ancak ne söylenirse söylensin, hep bir şeyin eksik kaldığı hissedilecek. Bazı şeyler var ki anlatılmaz; yaşanır. Kitap böyle bir şey; A. Turan Alkan’ın ifadesiyle, “aşk gibi bir şeydir o.” &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;*Ahmet Altan, Pazar Konuşmaları, Eyüp Can, Röportaj. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#009900;"&gt;** Bilge Karasu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-2052557345891639610?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/2052557345891639610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=2052557345891639610&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2052557345891639610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/2052557345891639610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/kitap-bizim-neyimiz-olur.html' title='Kitap Bizim Neyimiz Olur'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sOdU9l03I/AAAAAAAAADE/XdhecZ4z7hg/s72-c/BEN%2520KITAP.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-6722421921713283471</id><published>2008-03-02T12:23:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:02.789-08:00</updated><title type='text'>Okuma Teknikleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sOEU9l02I/AAAAAAAAAC8/CiYn-SerkGw/s1600-h/untitledkitaaap.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173244064474452834" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sOEU9l02I/AAAAAAAAAC8/CiYn-SerkGw/s400/untitledkitaaap.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Okuma Teknikleri &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Yusuf ALAN&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ortaçağ Avrupasında, bir senede telif editen kitap sayısı, en iyimser tahminlere göre, 1000 (bin) civarındaydı. Günümüzde, dünya genelinde bir günde telif edilen kitap sayısı birkaç bine ulaşmıştır.Bu çeşitlilik, bizleri ister istemez seçici ve hızlı olmaya mecbur etmektedir.Hızlı okuma düşünme ile içiçedir. İnsan ne kadar hızlı düşünebiliyorsa o kadar hızlı okuyabilir. Bu meleke pratikle kazanılabilir, fakat okuma temelde bir idrak meselesidir ve akıcı, tesirli okumanın anahtarı göz cimnastiği yapmak değil, "bilgi"dir.İdrak tahmine dayanır. Tahmin ise ilk plânda ihtimali düşük alternatifleri eleyerek bir neticeye ulaşmaktır. İyi okuyucu maksimum tahmin yapabilendir. Okuma müddetince tahminlerimiz ortaya çıkar, birbirine destek verir sonunda mevzu idrak edilmiş olur. Ama, eğer okunan şey bizim için bir mânâ ifade etmiyorsa, idrak işlemi durur. Bu yüzden tahminlerimizle metin içindeki bilgiler paralel yürüdükçe idrakimiz çok daha rahat ve hızlı olur. Aynı zamanda, bilgi birikimimiz ile tahminlerimizdeki tutarlılık arasında bir doğru orantı mevcuttur.İyi okuyucu mânâ için okur. Kelimelerin, harflerin, noktaların şifrelerini çözerken kompüter gibi davranmaz. Gözünün her şeyi beyne iletmesine izin vermez, çünkü beynin göze ilettikleri, gözün beyne ilettiklerinden daha önemlidir. Bir metinde mânâ tesbit edildiği an,tek tek kelimelerin tesbitine gerek yoktur.Kelimeleri, harfleri okumadan okuruz, mânâyı da kelimelere tek tek takılmadan idrak etmeye alışmalıyız.Okurken, ne kadar çok "görülmeyen bilgiyi" yani kelime yığınlarını okuruz. Bir başka deyişle, ne kadar az "görülmeyen bilgemiz varsa, o kadar fazla "görülen bilgi"ye ihtiyaç duyarız.Aynı yerde ve aynı zamanda hem harf, hem de kelimeleri birarada göremeyiz. Beyin, bir anda ancak bir soruya cevap vermeyi başarabilir. Okuduğumuz kelimeler ve mânâ hep böyle bir soru-cevap alışverişine dayanır. Kelimelerin mânâsına odaklaştırılan dikkat, şekillere takılmayı önleyebilir.Okumak, lokantada bir menüyü incelemeye benzer. Menünün her tarafını okumaz, sadece ihtiyacımız olan şeyleri arayıp buluruz.Karşılaşılan her materyal aynı teknikle okunmaz: Gazete gibi okunmayacak kitablar vardır, kitap gibi okunacak dergiler de.Genel mânâda okumanın kuralları şu üç maddeyle özetlenebilir:1) Hızlı ol,&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2) İhtiyacın olanı seç, &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;3) Önceki bilgilerini kullan. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;*&lt;span style="color:#009900;"&gt;Literatür:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;1) Smtih Frank. "Understanding Reading". &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;2) Smith Frank. "Reading". &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;3) Blair W., Gerber J., "Prose". &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;4) Ruggiero V.R. "The Elements of Rhetoric". &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;5) Van Dijk A.T."Handbook of Discourse Analyze". &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;6) A.Forum Antholoyg 1973—83. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;7) Fry Edward "Teaching Faster Reading". &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;8) The Teaching of Comprerıension "The British Council".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-6722421921713283471?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/6722421921713283471/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=6722421921713283471&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6722421921713283471'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6722421921713283471'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/okuma-teknikleri.html' title='Okuma Teknikleri'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sOEU9l02I/AAAAAAAAAC8/CiYn-SerkGw/s72-c/untitledkitaaap.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-6480763581867902796</id><published>2008-03-02T12:20:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:02.896-08:00</updated><title type='text'>Okumak, Konuşmak ve Yazmak</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sMmU9l01I/AAAAAAAAAC0/HUYzpRm44V0/s1600-h/C5F_buyukresim.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173242449566749522" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sMmU9l01I/AAAAAAAAAC0/HUYzpRm44V0/s400/C5F_buyukresim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Okumak, Konuşmak ve Yazmak&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;Mehmet DOĞAN&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;İnsan ruhunun düşünmek, okumak, konuşmak ve yazmak gibi birbirinden ayrılmaz dört temel fonksiyonu vardır. Okuma; konuşma ve yazma fiilinden daima önde gider. İnsan önce okur. Okudukça sever ve düşünür. Sevip düşündükçe yine okur.Okumak bir çağırış ve çağrılıştır; bir davettir. Okunan şey de bir davetiyedir. İnsan bir davetle doğar. Doğum, bir davete geliş, bir gönderiliştir. Dünya ise bir davet yurdudur. Dünyaya doğuş, bu davete katılıştır. Dünya bir düğüne hazırlık yurdudur. Düğün için gerekli çeyizi hazırlama yeridir. Düğün elbiselerini, kurulacak evin malzemelerini tedarik edip hazırlama yeridir. Bunun için değil midir ki Mevlana, ölüm için düğün gecesi diyor. O düğüne davet şuuru içinde hayat sürmüş. Herkese bu davet şuuruna hazır olmayı hatırlatıp öğütlemiş.Bu dünyada düğün vaktine, yani ölüme kadar verilen süre, düğün için okuma, konuşma ve yazma ile geçer. Bunların hepsi düğünden sonra verilecek deftere kaydedilecektir.Herkesin okuması, konuşması ve yazması farklıdır, defterleri de farklı olur. Ortak okumalarla bu farklılıklar bir bütünde birleşir. Bu bütün, ortak bir kültür ve medeniyeti doğurur. Her medeniyetin de ortak bir kitabı vardır. Bütün okumaları bu kitap besler ve yönlendirir. Çağrıların ana kaynağı odur.Okumak, çağırmaktır; göklerin ve yerlerin kitabına çağırmak. İçten ve dıştan çağırmak... İç çağrı, ruhun kendisine dönüktür. O, yani ruh; kendi maiyetini, yani aklını, kalbini, hayal ve hafızasını, vicdanını, bütün derunî kabiliyetlerini devamlı çağırmak, böylece düğüne hazır tutmakla görevlidir. "Hazır olun vaktinize, ecel vardır gelir bir gün... Ecel vardır bilirsin, niçin gafil olursun..." diyen ruh, düğüne hazırlık şuurunu sürekli uyanık tutan ruhtur. Kalbi, sevmekle; aklı da düşünmekle ecel vaktine hazır olmaya çağıran bu ruh, sürekli bir okuma içindedir. Sanki o, kutsal kitabın oku emrini hep duymak ve duyurmakla görevlidir.Okumanın mecburi neticesi konuşmak ve yazmaktır. Çağrılan her şey ve herkes bir misafirdir, bir davetlidir. Madem çağırdınız, o sizin çağrınıza uyup geldi, siz de onu, bir yere konduracaksınız. O, sizin gönül yurdunuza konacak, misafir olacak. Siz de onun... Çünkü, her çağrıya verilen karşılık, aynı zamanda bir karşı çağrıdır. Çağrılan da çağıranı çağırır. Davet edilen de davet eder. Gelen davetiyeyi alır. Bunu almak, yani çağrıyı kabullenmek de bir başka çağrıdır. İki davetli, yani çağıran ve çağrılan, iki misafirdir. Birbirlerinin gönül yurtlarına konmuşlardır; yani karşılıklı misafir olacak, konuşacaklardır. Konuşma, bir çağrıyla başlamış ve devam etmektedir.Bu konuşmaya ruh, aklın ve kalbin diliyle katılır. Bu konuşmada akıl ve kalbler birbirlerine açılır. Sevinç ve düşünce sunarlar, birbirlerine. Sevgi ve bilgi verirler. Bunlar, ruhların ziyafeti, can suyudur; ziyneti, süsüdür. Ruhlar, bunlarla zindelik kazanır, zenginlik elde eder. Konuşmak, ruhların düğün hazırlığı için en zengin pazardır, yani alış veriş yeridir.Yazmak, aklın ve kalbin açılıp genişlemesi; ruhun sevgi sıcaklığıyla bereketli mevsimlere geçmesidir. Yazmak, sevgi ve bilgi tohumlarını gönül tarlalarına ekmektir. Yazmak, bir ruh çiftçiliğidir. Ruhun ekip biçme işidir. Konuşmak, süt sağma, bir süt emme işidir; yazmaksa bir duygu ve düşünce ekimidir. Bunlar kalbin temel gıdalarıdır. Ruhun has besinidir. Yazmak, bir bakıma konuşmadır da.Kâinat kitabında okumaya benzer ibretli iki sahneyi koyunlar ve ineklerde görürsünüz. Sanki onlar, bütün bir gün, kırlarda, bayırlarda yiyecek adına ne varsa ağızlarıyla çağırır, işkembelerinde toplarlar. Ağıllarına döndükten sonra da, sanki oturup onlarla konuşurlar; geviş getirmeleri, sanki bir konuşmadır... İşkembelerinden çıkardıkları otları ağızlarında iyice öğütüp midelerine gönderir, sindirirler. Böylece kana karışan o dostlar, o güzel misafirler, vücutta ete ve süte dönüştürülür, bedene mal edilirler.En güzel konuşmacılardan biri de arılardır. Onlar da bütün gün, bağlarda, bahçelerde, dağlarda ve kırlarda buldukları çiçekleri çağırır veya onların çağrılarına uyar, onlardan aldıkları bal özleri ve polenleri yüklenip kovanlarına dönerler. Kursaklarında ve ayaklarında getirdiklerini, kendilerini kovanda bekleyen arıların ağız sularıyla karıştırarak peteklere doldururlar. Böylece bala ve süte dönüştürürler.İneklerin ve koyunların geviş getirmeleri, işçi arıların ağız sularıyla çiçek nektarlarını birleştirmeleri, birer konuşma sayılırsa, okudukları eserleri karşılıklı tartışan, yani sohbet konusu edinen insanlar da, otu süte, nektarı bala dönüştürenler gibi, okuduklarını ilme ve irfana dönüştürürler, kendilerine ait kılarlar.Yunus Emre -okuduklarını erenler meclisinde sohbetlerde konuşarak bala dönüştüren, ilme ve irfana eriştiren, hakikatin o güzel gönül arısı- ballar balını bulunca kovanı yağmaya veriyor. İlhamlarla yüklene yüklene gezen bir arı gibi, o koca Yunus, her gönül yazısından, bağından aldıklarını nasıl bala dönüştürdüyse, öyle okumalı, öyle konuşmalı ve öyle bal yapmalı.Okumalardan olumlu sonuç almak, yazıları iyi öğütüp çokça öğüt alabilmekle mümkündür. Türkçemizde 'ög/öğ' kelimesi, akıl, oluş, doğuş, ana, göğüs, öz, ilke, yükseliş, konuşma, düşünme; ölçü, karşılaştırma, denge, uyum mânâlarına geliyor. ‘Ögmek’ fiili de; inandırmak, kandırmak, etki yapmak, dokunmak mânâlarına gelir. Aynı kökten türeyen, 'öğrenmek' de, kendi kendine, akıl ve kabiliyet edinmek, akıllı ve kabiliyetli olmak mânâlarına gelirken sonra da bilgi edinmek mânâsını kazanmış. 'Öğüt' de aynı kökten gelmiş, öğütmek de.Bir yazıyı okumak; onu çağırmak, derleyip toparlamak, hafızaya davet etmek demektir. Bundan sonra da onu iyice öğütmek, yani en küçük bilgi ve duygu unsurlarına kadar ayırıp anlamak, ondaki öğütleri çıkarma ve süte, bala, ekmeğe dönüştürmek ise konuşmak (sohbet) faslıyla mümkün olur. Konuşmak ise; bir sohbet halkası kurmak, gönül dostlarıyla o halkada, okunup yazılanları gözden geçirmek, yani toplanan çiçek (yazı) nektarlarını, polenlerini diğer arıların ağız sularıyla karıp bala dönüştüren arılar gibi gönül peteğinde, akıl kalb gözeneklerinde bilgi ve irfan balına dönüştürmek, ruh sofrasını böylece zenginleştirmek demektir.Sözün gıdası sohbetse, özün gıdası da muhabbettir. Söz, sohbetle büyür zenginleşir; öz, yani ruh da sevgiyle, irfanla beslenir, büyür, güzelleşir. İnsandaki inanma, utanma, bilme ve sevme yetenekleri tam oluşur; yani onda, inanan ahlâklı, bilen ve sanat zevki, kabiliyeti gelişmiş bir kişilik ortaya çıkarsa, işte o zaman Mevlana'nın dediği düğün gecesine hazır olunmuş olur.Dünyada 'düğün'e hazırlanan insanın, yani damat adayının sağdıcı, insanı var edip sağ kılan aşk ve güzelliktir.‘Sağ’ kelimesi Türkçede sağlamlık, doğruluk, dayanıklılık, güçlülük ve yeterlilik bildirir, gövdenin işlek, hareketli yanını ifade eder. Sağ kelimesi, yön olarak sağ ile nitelik olarak sağ, yani diri, sağlam, güçlü, güvenli anlamını da taşır.Sağdaç veya sağdıç, evlenen bir gencin erkek kardeşi; evlenme töreninde gelin-güveyin sağında duran en yakını demektir. İnsanın en yakını da ona şah damarından daha yakın olan ve onu var kılandır. İnsanı düğün hazırlığı için bu dünyaya gönderen O'dur. Düğün için gerekli her şeyi var eden de O...Bu düğünün en güzel damadı, o düğüne en güzel hazırlanan, bütün insanlığı o düğüne davet eden, bu konuda insanlığa örnek olan Hz. Muhammet'tir (sas). Mevlana ve Yunus, O'nun düğün evinde yetiştiler. O'nun davetiyesini dağıttılar. O'nun yazısında, O'nunla konuştular. O'nun sohbet ikliminde ruh peteğinin gönül gözelerini ilim, irfan ve aşk balıyla doldurdular, kovanı da yağmaya verip gerdeğe girdiler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-6480763581867902796?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/6480763581867902796/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=6480763581867902796&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6480763581867902796'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6480763581867902796'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/okumak-konumak-ve-yazmak.html' title='Okumak, Konuşmak ve Yazmak'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sMmU9l01I/AAAAAAAAAC0/HUYzpRm44V0/s72-c/C5F_buyukresim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-6136980144505768975</id><published>2008-03-02T12:18:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:03.185-08:00</updated><title type='text'>Zaman ve İnsan</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sMFU9l00I/AAAAAAAAACs/eOfZA0SMM1U/s1600-h/adszlidw4.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173241882631066434" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sMFU9l00I/AAAAAAAAACs/eOfZA0SMM1U/s400/adszlidw4.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Zaman ve İnsan&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#00cccc;"&gt;Dr. Şerafeddin ALAN&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bize bağlı olmayan ve kendisinin her yönüyle bizi sınırladığı “zaman”, pek öyle önemsenmeyecek gibi değil. Her canlıda olÂ&amp;shy;duğu gibi insanoğlunun da başlangıçtan itiÂ&amp;shy;baren buna, yani dünyaya gelebilmek için bile belli bir zamana ihtiyacı vardır. Dokuz ay beklenecektir. Yürüme, konuşma, okula başlama, bir iş başına gelme hep belli zaÂ&amp;shy;manlardan sonra olmaktadır: Bunların yaÂ&amp;shy;nında günümüz insanının hayatı, büyük nisbette bizzat kendisinin en iyi şekilde gelişÂ&amp;shy;tirdiği icatlarından biri ve zaman ölçüsü olan “saat” tarafından ayarlanmıştır. Belirli bir zamanda evimizi terk etmemiz gerekir ve günün geri kalan kısmı, bölüm ve zamaÂ&amp;shy;na tren tarifesi kadar kesin olarak ayrılmış vaziyettedir. İnsanın günlük yaşama düzeniÂ&amp;shy;ni değiştirmesi, tren tarifesinde büyük zaÂ&amp;shy;man değişikliklerine sebebiyet verecek ve tarifeyi değiştirecek nitelikteki düzensizlikÂ&amp;shy;lerin ortaya çıkardığı zorluklar kadar müÂ&amp;shy;him hale gelmiştir. Günlük çalışmamız bitÂ&amp;shy;se bile az veya çok bir zamana kendimizi uydurmaya devam ederiz. Şu saatte evde bekleniyoruz, şu zamanda yemeği bitirÂ&amp;shy;meliyiz, biraz sonra şunlar gelecek gibi. Çoğu zaman devamlı bir yeknesaklık hüÂ&amp;shy;küm sürer ve belirli kalıplar içinde, bazen de basit düşüncelerimiz, basit hesaplarımız içinde sıkışıp kalırız.Acaba niçin Paskal’ın düşündüğü gibi düşünemiyoruz? Zira o, insanı ve diğer yaratıkları başı ve sonu belirsiz gibi görünen doğru bir çizginin ortasında görür. Sanki bu, gökyüzüne çıkıp hayatı bir çizgi üzeÂ&amp;shy;rinde takip etme gibi bir şeydir. Kâinatın işleyişiyle ilgili bu zaman çizÂ&amp;shy;gisinde insana ayrılan çizgi bölümü gayet barizdir ve belli sınırlar içindedir. Bu süreyi fevkalâde hadiseler her an kısaltabildiği halde uzaması söz konusu değildir. Meselâ yüz yaş gibi bir yaşa gelince insan, kendisiÂ&amp;shy;nin çizginin öbür tarafının mecburi davetçisi olduğunu bilir. O halde belli zaman sınıÂ&amp;shy;rı içinde insan, bu kadar kısa zamanda ne yapabilirim, ne yapmalıyım diye şaşırıp kalmakta mıdır? Bu, pek de öyle olmamakÂ&amp;shy;tadır, bir bakıma duvarları ayna ile kaplı daracık bir odada bulunan insanın durumuÂ&amp;shy;nu andırmaktadır. Oda, her yönüyle çok genişmiş gibi görünür. Fakat bir tarafa küÂ&amp;shy;çük bir hareket aynalara çarpmayla neticeleneceğinden insan ancak bu hadiseden sonra dar odada olduğunu anlar.Öyle ya, gelecek için bir sürü plân yaÂ&amp;shy;parız, “randevular” veririz, anlaşmalar yaÂ&amp;shy;parız. Fakat küçük bir dikkatsizlik, bir kaÂ&amp;shy;za, beklenmedik bir hastalık, hayatın son bulma anıyla burun buruna gelme, dünyaÂ&amp;shy;nın daha doğrusu zamanın o kadar geniş olmadığını bize kuvvetle hissettirir. Teselli için “yalan dünyada uzun emel boşuna” diye söylenilen sözler de aslında hep bu zaÂ&amp;shy;manın sınırlı oluşunun değişik ifadeleridir.Zaman çarkı diye de adlandırılabilen bu büyük devirli çark adeta güzergâhı uzun bir trene benzemektedir. Biz insanlar, bir duraktan binip başka bir durakta inmekteyiz. O, yine yoluna devam etmekte. GüzerÂ&amp;shy;gâh o kadar uzun ki nereden gelip nereye gittiğini ve kimin emriyle çalıştığını çoğu zaman aklımıza bile getirmediğimiz gibi baÂ&amp;shy;zen aklına getirenler de kendi kendine haÂ&amp;shy;reket ediyor, hedefini kendi biliyor zeÂ&amp;shy;habına kapılmaktadırlar. Akl-ı selim sahibi kişiler ise kendilerini çok yakından ilÂ&amp;shy;gilendiren böyle bir hadiseyi inceden inÂ&amp;shy;ceye tetkik edip Öylesine düzenli bir işleyiÂ&amp;shy;şin gelişigüzel olamayacağını, hareket haÂ&amp;shy;linde olup belli bir hedefe giden bir trenin hareket ettiricisinin, hedefi tayin edicisinin mutlaka olması gerektiğini sezebilmektedirÂ&amp;shy;ler.Herkes Paskal olmasa bile, her insanda irade ve düşünebilme kabiliyeti olduğuna göre, sınırlı zaman içinde meydana gelen mikro-makro âlem arası mükemmel ilişkiÂ&amp;shy;ler, baş döndürücü kâinat hadiseleri, gece gündüzün meydana gelmesi, gözle güneş arasındaki ilişki, arının insana her yönüyÂ&amp;shy;le ilâç olan balı yapabilmesi başka nasıl ifade edilebilir? Geçici dünya diye kastedilen yine bu kısa zaman süresi içindeki olaylara göre, çizginin devamında, çarkın dönen diğer kısmında, trenin gittiği daha uzak istasyonda, bunları hareket ettiren yiÂ&amp;shy;ne bunları durdurup yaptığımız binbir çeşit iyi kötü davranışların neticesine göre başka bir âlemde yeniden devamına mukteÂ&amp;shy;dir değil midir?Hadiseleri derinlemesine tahlil etmeÂ&amp;shy;den,”evet” veya “hayır” diye kolayca cevaÂ&amp;shy;bı verilecek bir soru değil herhalde. Her haÂ&amp;shy;dise karşısındaki davranışın soru-cevap olÂ&amp;shy;duğu bu imtihan meydanında sınıfı geçebilÂ&amp;shy;mek öğreticiye kulak vermeden olacağa benzemiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-6136980144505768975?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/6136980144505768975/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=6136980144505768975&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6136980144505768975'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6136980144505768975'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/zaman-ve-insan.html' title='Zaman ve İnsan'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sMFU9l00I/AAAAAAAAACs/eOfZA0SMM1U/s72-c/adszlidw4.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-5861249062259791928</id><published>2008-03-02T12:11:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:03.327-08:00</updated><title type='text'>Türk Dilinin İlk Lugati Divan-ı Lûgati't-Türk</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sLkE9l0zI/AAAAAAAAACk/s5ibEH9yZ68/s1600-h/kultur1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173241311400416050" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sLkE9l0zI/AAAAAAAAACk/s5ibEH9yZ68/s400/kultur1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Türk Dilinin İlk Lugati Divan-ı Lûgati't-Türk&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#339999;"&gt;Cem MERT&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Meşrutiyet inkılâbından sonra, 1910 yılının soğuk bir kış günü… İstanbul’da dönemin soylu ailelerinden birine mensup yaşlıca bir kadın, sahaflar çarşısında, itimat ettiği bir dostundan kitaptan anladığını duyduğu Sahaf Burhan Bey’i aramaktadır. Kendine miras kalan el yazması bir kitabı, ihtiyacı dolayısıyla satacaktır. Kadın kitabın ne olduğunu bilmiyordur; ama çok kıymetli bir eser olduğunu tahmin etmektedir ve kitabın kadir kıymet bilen insanların eline geçmesini arzulamaktadır. Buna rağmen kadının elleri titrer kitabı verirken, sanki bir şeyler kopmuştur içinden… Sahaf Burhan Bey kitabı biraz inceler ve eserin değerli olabileceğini düşünür. 30 altın lira eder miydi acaba? Ederse de bu parayı ancak resmî makamlar verebilirdi. Hemen devrin Milli Eğitim Bakanlığı’nın yolunu tutar. Ama dükkânına hayal kırıklığı içinde dönecektir, çünkü Maarif Vekaleti ‘‘ne olduğu belli olmayan bir kitaba’’ avuç dolusu para ödemeyi düşünmemektedir. Bu durum kitabın sahibi yaşlı kadını üzer. Kadın; ‘‘Hiç değilse kitabı hem ehîl hem emin birine bıraktım.’’ diyerek teselli olur.Ali Emiri Bey Anadolu ve Rumeli’de çeşitli şehirlerde maliye memurluğu ve müfettişliği yapmış, kitaplara çok meraklı, nerede değerli bir kitap olduğunu duysa her türlü fedakârlığı göze alıp o eseri elde etmeye çalışan bir kitap dostu ve ilim adamıdır. Âdeti üzere, haftada bir iki defa sahafları yoklamaktadır. Ali Emiri Bey’in hayatını değiştirecek kitapla karşılaşması işte o seyahatlerden birinde gerçekleşir. Ali Emiri; Burhan Bey’in dükkânında karşısına çıkan kitabı inceledikçe gözlerine inanamaz, ne olur ne olamaz diye Burhan Bey’i dükkâna kilitler ve parayı denkleştirmek için dışarıya fırlar. Eve kadar sabredemez, yolda rastladığı dostlarından parayı tamamlayıp dükkâna döner. Kitabın 30 altın lira değil, 30 bin altın lira değerinde olduğunu düşünmektedir. Ali Emiri hemen çok sevgili dostu Kilisli Rıfat Bey’i bulur ve onunla kitabı incelemek için üç gün üç gece eve kapanırlar. İki dost yemek dahi yemeden, sadece namaz kılmak için ara vererek ve durmadan çalışarak incelemelerini tamamlar. Rivayet olunur ki, bu esnada Ziya Gökalp gelip eseri incelemek ister, onunla bile görüşmezler. Ali Emiri Bey artık muradına ermiştir. Böyle eşsiz bir eserin İslâm dünyasına kazandırılmasında kendini vesile yaptığı için Allah’a hamd eder ve iki rekât şükür namazı kılar. Ortaya çıkış serencamesini anlattığımız bu kitap, varlığı 15. asır Türk âlimlerinden Ayıntablı Ayni ve kardeşi Şehabettin Ahmet ile 17. asrın büyük âlimi Kâtip Çelebi tarafından haber verilen, Şamlı Mehmet Bin Ebu Bekir’in, 1266’da Kaşgarlı Mahmut’un el yazısıyla yazdığı asıl nüshadan kopya ettiği, dünya üzerinde şu anda tek örneği bulunan ve Türkçenin ilk sözlüğü kabul edilen Divân-ı Lûgati’t-Türk’tür.Kaşgarlı Mahmut’un 11. yüzyılın ikinci yarısında Karahanlılar devrinde yaşamış, asker kökenli yüksek bir aileye mensup önemli bir şahsiyet olduğu tahmin edilmektedir. Kaşgarlı Mahmut, Türklerin yaşadıkları birçok yeri dolaşmış, Türk kavimlerinin dil, tarih, destan ve efsanelerini öğrenmiştir. Türkçe hakkında derin ve geniş bilgisi olan Kaşgarlı, Arapçaya da vâkıftır. Kaşgarlı Mahmut’un kim olduğu, nasıl çalıştığı ve eseri niçin yazdığı kitabın başında şöyle açıklanmaktadır: ‘‘Kendim, Türklerin en fasih konuşanlarından, en açık anlatanlarından, en doğru anlayanlarından, soy sopça en ileri bulunanlardan, en iyi kargı kullanan savaşçılardan olarak Türklerin hemen bütün beldelerini boydan boya dolaştım. Türk’ün, Türkmen’in, Oğuz’un, Cigil’in Yağma’nın, Kırgız’ın dillerini, kafiyelerini öğrenip bunlardan faydalandım. Bu kitabı, böyle uzun bir çalışmadan sonra belli bir tertip içinde ve beliğ bir üslûpla yazdım. Adımı dünyanın sonuna kadar yâd ettirmek ve Âhiret’te sonsuz nimet kazanmak için Allah’tan yardım dileyerek yazdığım bu kitaba Divân-ı Lûgati’t-Türk adını koydum.’’ Divân-ı Lûgati’t-Türk, Türkçenin ilk lûgati ve dil bilgisi kitabıdır. Eser, Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek gâyesiyle kaleme alınmıştır. 1072-1074 arasında Bağdat’ta tamamlanmış olan eser Abbasi Halifesi Muktedi Billah’a sunulmuştur. Yaklaşık 7.500 Türkçe kelimeyi ihtiva eden eserde, dünyanın yuvarlak olduğunu gösteren, Türk dünyası ve komşularının da yer aldığı bir harita da bulunmaktadır. Bizans’tan Çin’e kadar uzanan Türk boylarının zengin dil hazinelerinin yanında, tarih, folklor, edebiyat, coğrafya, destan ve efsanelere ait bilgiler de kitabın muhtevasını zenginleştirmektedir. Kaşgarlı Mahmut’un varlıkla dil arasındaki bağlantının hayatiyetini yüzyıllar öncesinden anlamış olması ve bunu güzel bir şekilde anlatması hayranlık uyandırıcıdır. Kitap, en eski halk edebiyatı ürünlerimizin, tarihî ve kültürel değerlerimizin günümüze ulaşmasını sağladığından, bununla birlikte çağının ilk ve en önemli örneği olduğundan medeniyetimizin eşsiz eserlerinden biri kabul edilir. Kaynaklar- Divan’ı Lûgati’t-Türk, Tıpkı basım, LT Besim Atalay Tercümesi, Ankara, 1941.- Zeki Velidi Togan, Mahmut Kaşgariye Ait Notlar, Atsız Mecmua, Sayı 17, İst, 1932.- Ahmet Caferoğlu, Kaşgarlı Mahmut, 1000 Temel Eser, İst, 1970.- Fuat Köprülü, Divan-ı Lûgati’t-Türk Makalesi, Araştırmalar Dergisi, Sayı:33-34.- Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İst, 2001.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-5861249062259791928?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/5861249062259791928/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=5861249062259791928&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5861249062259791928'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5861249062259791928'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/trk-dilinin-ilk-lugati-divan-lgatit-trk.html' title='Türk Dilinin İlk Lugati Divan-ı Lûgati&apos;t-Türk'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sLkE9l0zI/AAAAAAAAACk/s5ibEH9yZ68/s72-c/kultur1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-3555255144901645854</id><published>2008-03-02T12:08:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:03.493-08:00</updated><title type='text'>Hızlı Okumada Prensipler</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sJ0E9l0yI/AAAAAAAAACc/37eY1Di2euk/s1600-h/297_10.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173239387255067426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sJ0E9l0yI/AAAAAAAAACc/37eY1Di2euk/s400/297_10.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#ff0000;"&gt;Hızlı Okumada Prensipler&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#00cccc;"&gt;Barbaros Aydın&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;21. yüzyıla hızla yaklaştığımız şu günlerde, "Niçin kitap okumalıyız?" sorusunun yerini, "Nasıl daha hızlı ve çok kitap okuyabiliriz?" sorusuna terk ettiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. Asrımız sadece okumayı değil, hem çok, hem de hızlı okumayı gerektiriyor.Aşağıda okuma hızını engelleyen ve anlamayı azaltan faktörlerden ve bunların nasıl önlenebileceğinden bahsedeceğiz.1- Kelimeleri Sesli Okuma: İlkokuldan beri sesli okumayı alışkanlık edinmişizdir ve hâlâ okullarımızda bilerek veya bilmeyerek sesli okuma yarışmaları yaparız. Yüksek sesle okumada süratimizi 200 kelime/dak. ile sınırlandırırız. Sesli okuma, dudak ve ses tellerini titreterek okuma, hızlı okumayı engelleyen önemli frenlerden birisidir. Sesli okuyan birisi okurken gözlerini, dudaklarını, boğazını, dilini, kulak ve zihnini kullanmaktadır. Böylece hızını frenlemektedir. Halbuki bu iş sadece göz ve zihni kullanarak daha kolay bir işlemle yapılabilir. Sesli okuma hızı. sesimizin şiddetiyle ters orantılıdır. Seslendirme, bir heceden veya maksimum tek kelimeden ileri gidemez. Sesli okumak derken yalnız duyacağımız şekilde sesli okumanın yanında, dudak kıpırdatma, ses tellerini titretme ve kelimeleri içimizden seslendirerek okumayı da kastediyoruz. Sesli okumada gözler ileri koşarken, ses arkadan sürüklenir.Önlenmesi: İradeyi kullanarak seslendirmeyi ortadan kaldırmak. Dişlerimiz arasına kalem koyarak, ciklet çiğneyerek dudak kıpırdatmayı; kelimelerin şekil yapılarını ve beynimizde süratli tanınmalarını iyice öğrenerek, beynimize daha fazla kelime şekli kodlayarak, içten seslendirmeyi ortadan kaldırabiliriz.2- Kelimeleri Tek Tek Okumak: Bu, gözü yoran, okumayı yavaşlatan, anlamayı azaltan bir okuma frenidir. Göz her kelimede sıçrama ve duraklamalarda kasılmalar yapar. Kısa zamanda yorularak sulanır ve bunun sonucu olarak dikkat çabucak dağılır. Erken yaşlarda göz bozuklukları ortaya çıkar. Okuma, bıkkınlık verir hâle gelir, insanda okumaya karşı soğukluk hasıl olur ve bu durum bazen ömür boyu sürer. Kelimeler arası boşluklar, beyin faaliyeti açısından uzun sayılabilecek bir süredir. Beyin bu boşlukları yakıştırmalarla, hayallerle doldurur ve kısa bir zamanda okunan konudan uzaklaşır, anlama zorlaşır. Kelime kelime okuma yüzünden de gözün durma ve sıçrama süreleri uzar. Okuma işlemi daha fazla zaman alır. Halbuki bir cümleyi her kelimesinin sözlük anlamını çözmek için değil, o kelimelerden oluşan cümlenin bütününün mânâsını anlamak için okuyoruz. Çünkü bütün, her zaman parçadan daha fazla mânâ ifade eder. Ormana dışarıdan bakarsak, orman olduğunu anlarız. Ağaçlara teker teker bakmakla bu anlaşılmaz. Kelime kelime okuma zihnimizi daha fazla meşgul eder, çünkü her kelimenin sözlük mânâsını, cümledeki fonksiyonunu kavrar ve cümle bitince basit matematikî işlemlerle herbir kelimenin anlamlarını bir sonrakine ekleyerek cümle anlamını belirlemek bir hayli zamanımızı alır. Dikkatimiz erken dağılır, anlama ve okuma hızımız yavaşlar.Çözüm: Gazete ve dergilerden sırasıyla ikili, üçlü, dörtlü ve beşli kelimeler bölerek gözün âtıl kalan görüş alanını değerlendirme çalışmaları yapmak.3- Geri Dönüş ve Ayrıntılara Takılma: Gerek sesli okuma alışkanlıkları ve gerekse kelime kelime okuma, hemen ardından geri dönme ve ayrıntılara takılma alışkanlıkları meydana getirir. Bizlerde evham derecesinde psikolojik şartlanmalara sebep olur. Anlamış olsak bile sık sık geri dönüşler yaparız. Dikkatsiz ve kendine güvensiz okuyucular daha fazla geri dönüş yaparlar. Konsantrasyon eksikliği ve geri dönme ihtimali devam ettikçe önlenmesi zorlaşır.Okuma yavaş olursa, cümlenin başı sonradan unutulur ve cümlenin bütününün mânâsını yakalamak güçleşir ve cümleyi tekrar okuma İhtiyacı belirir. Bir de geri dönüşe, ayrıntılara takılma alışkanlığı eklenince, içinden çıkılmaz bir hâl alır. Halbuki yazının tamamını okumadan, nerelerin önemli olduğunu kesin olarak bilme imkanımız yoktur. Bütün dikkatimizi belli belirsiz bir yerde frenleyip kalırsak daha ilerdeki önemli bilgileri kaçırabilir, yeterince değerlendirmekten yoksun kalabiliriz.Çözüm: Yukarıdan aşağı, soldan sağa kağıt kapatarak süratli okuma uygulamaları yapmak, okuyacağınız yazıları ön okuma ile tanımak, dikkat ve konsantrasyonu yoğunlaştırarak yazının önemli ve önemsiz bölümlerini tanıyarak okumaya başlamak.4- Pasif Okuma: Okuduğumuz yazıya zihnimizi yönlendirmeden (uyarmadan) ana fikri, yazarın düşünce ve hadiselere bakış tarzı, üslubunu almadan yapılan okumadır. Okuduğumuz yazıyı tanımadan, hangi gaye ile, ne aradığımızı bilmeden yapılan okuma, hızımızı ve anlama kabiliyetimizi düşürür. Öğrenilenler, bu ana fikir çerçevesinde hafızaya yüklenmediğinden, akılda kalması, hatırlanması da güç olur. Ana fikir çabucak kaybedildiğinden dikkat ve konsantrasyon erken dağılır.Çözüm: Ön okuma ile önce zihni, okunacak yazıya karşı uyarmak, aktif hâle getirmek. Okumaya başlamadan önce, yazının ana fikrini önemli fikir gruplarının olduğu yerleri tanıyarak, ön okumada zihnimizde belirlediğimiz sorulara cevap arayacak şekilde okumalar yapmak.5- Hızlı Okursam Anlayamam Endişesi: Okuma konusunda kendi kendimize uydurduğumuz ve hiçbir ilmî açıklaması olmayan bir çelişkımizdir. Yavaş okumak anlamanın yolu olsaydı, heceleyerek okuyanların daha iyi anlaması gerekirdi. İlkokul sıralarında heceleyerek okumanın tecrübesini biliyoruz. Hecelerken değil, kelimeleri akıcı okurken daha iyi arılıyorduk. Oysa biliyoruz ki beyin çok yüksek idrâk kabiliyetine sahip bir organımızdır. Göz beyne yetişemediği için yavaş okuyup az anlıyoruz.Anlamanın tek faktörü de okuma değildir. Verâset (soya çekim) zeka, bilgi kültür seviyesi, çevre, dilbilgisi, kelime dağarcığı, kişinin o andaki ruhî durumu... Bunların hepsi okuma ve anlamada olumlu veya olumsuz tesirlerdir..Çözüm: Bu psikolojik şartlanmadan bir an evvel kurtulmak. "Hızlı okursam anlayamam" inancının tersi, "yavaş okursam daha iyi anlarım" olduğu inancını akıldan çıkarmak.6- Göz İdmansızlığı: Okuma işlemini beynimizle yaptığımızı, gözün ise fotoğraf makinası vazifesini üstlendiğini biliyoruz. Eğitimsiz bir göz, satırlar üzerinde gezinir durur. Sıçramalar ve duraklamalar uzun süre alır. Sık sık geri dönüşler yapar. Göz, kelimeleri bozuk fotoğraf makinası gibi ikide bir takılmalar yaparak, yavaş yavaş iletir. Ayrıca basit kameraların çektiği filmlerdeki titremeler ve insanların sekerek yürümesi gibi satırlardaki düşünceleri kesintisiz bir şekilde birbirine bağlayamaz. Beyne, kelime gruplarını ve düşünceleri kesintisiz gönderemez. Çözüm: Gözü, sürat ve çabukluk kazandırıcı bir takım yardımcılarla eğitmek (Bilgisayarla süratlendirilmiş kelime çalışmaları). Slayt ve tepegözle gittikçe hızlanan ve genişleyen kelimeleri görme çalışmaları.7- Bilgi ve Kültür Seviyesi Eksikliği: Öğrenme ve anlama, evvelce bilinmeyeni bilir duruma gelmektir. İnsan zihni, yeni bilgileri ancak Önceki bilgilere dayanarak öğrenir; yeni bilgiler boş bir zihinle kavranamadığı gibi, boş bir beyinle muhafaza da edilemez. Okunan yazının konusu hakkında zihnimizde bir altyapı oluşmamışsa, kendimizi yönlendirmemiz, dikkati yoğunlaştırarak okumamız, süratli okuyup kavramamız oldukça güç olur.8- Dilbilgisi ve Kelime Dağarcığı Eksikliği: Anlamanın vasıtası kelimeler, cümleler, sözler, yazılar ve sonuç olarak da dildir, Dil, düşüncelerin aktarılması ye anlaşılmasını sağlar. Anadilini iyi bilmeyen, söyleneni ve okuduğunu iyi anlayamaz. Kelimeler ihtimalinden faydalanma imkanı bulamaz. Ayrıca kelime dağarcığı fakirliği okuma ve anlamaya menfî tesir eder.Okunan metinde bilinmeyen ve tereddüt edilen kelime sayısı ne kadar çoksa, o kadar duraklama yapıp, en azından sözlük mânâlarını çıkarmaya çalışmak zamanımızı alacaktır. Beyni bir bilgisayara benzetirsek ne kadar az kelime şekli kodlamışsak o kadar yavaş okuyup az anlayacağız demektir.Çözüm: Az kullanılan kelimeleri sık kullanmak. Okurken kavramlarını şekillendirmekte güçlük çekilen kelimelerin altını çizip, yanına sözlük mânâlarını yazarak okumak. Dil bilgisi ve kaideleri üzerinde bilgilerimizi geliştirmek.Yukarıdaki bilgiler ışığında insan beyninin ve anlama kabiliyetinin ne kadar geniş ve sınırsız olduğunu düşündüğümüzde, aslında bu nimeti tam layıkıyla kullanmadığımız anlaşılır. Zaten kısa olan ömrümüzü uzatmanın bir yolu da, dakikada 50-100 kelime okuyup anlama yerine, 800-900 kelimeyi okuma olabilir. Böylece hem beynimizin ve idrak kabiliyetimizin bu büyük potansiyelini çalıştırmış hem de bu nimeti Bahşedenin kudretini daha iyi anlamış oluruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Kaynak: Mustafa Ruşen, Uygulamalı GHO ve SO Teknikleri, s.30 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-3555255144901645854?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/3555255144901645854/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=3555255144901645854&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/3555255144901645854'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/3555255144901645854'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/03/hzl-okumada-prensipler.html' title='Hızlı Okumada Prensipler'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8sJ0E9l0yI/AAAAAAAAACc/37eY1Di2euk/s72-c/297_10.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-3545648167922722788</id><published>2008-02-29T14:27:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:03.895-08:00</updated><title type='text'>Oku(ya)mayanlara Dikkat</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8iHZU9l0xI/AAAAAAAAACU/2X-ve2jWSPg/s1600-h/4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5172533041228534546" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8iHZU9l0xI/AAAAAAAAACU/2X-ve2jWSPg/s400/4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Oku(ya)mayanlara Dikkat&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Dr. Hasan AYDINLI&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Hakikatleri kavramada, okumanın yanında; işitme-dinleme, görme, dokunma ve tecrübe gibi alternatifler vardır; ancak bu alternatif faktörler, okumanın değerini yok edememektedir. Okumak; hayatın her kademesinde öğrenme, tecrübe, keşif ve şahsî kemalât için elzemdir. Okuyamayan kişiler, doğruya ulaşmada maddî-mânevî sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalabilir. ‘Okuyabilme’nin kıymetini, okuma güçlüğü (disleksi) olan kişilerin yaşadıklarına bakarak daha iyi anlayabiliriz. Okuma güçlüğü nedir? Literatüre 1978 yılında giren ‘okuyamama problemi’, belli bir zekâ seviyesine rağmen kişinin, zekâsını okuma yönünde kullanamaması olarak tarif edilir. Yaşına uygun birçok işi rahatlıkla yapabilen, matematikte, yazı yazmada, el işlerinde kabiliyetli bir çocuğun, harfleri öğrenemediği ve buna bağlı olarak herhangi basit bir metni okuyamadığı görülebilir. Bu tip okuma güçlüğü, zekâ geriliğine veya noksanlığına bağlı bir durum değildir; çünkü Einstein, Edison gibi mucitlerin de geçmişte bu problemden muzdarip olduğu bilinmektedir.Yavaş okuma, eksik okuma, okuma çalışmalarını sevmeme, okuduğunu anlayamama, kelimelerin sonunu yanlış tamamlama gibi belirtiler, okuma güçlüğü olan kişilerde sık görülür. Bu kişiler, ‘b-d’, ‘m-n’ gibi benzer harfleri karıştırabilir; bazı harfleri hatırlamakta güçlük çekebilir. Öğrenmeye karşı duyulan isteksizlik, basit kavramları bile öğrenememe, kelimelerin yerini karıştırma, geç konuşma, dili kullanma kabiliyetinde görülen eksiklikler, farklı öğrenme yollarını tercih etme, öğrenme esnasında çabuk sıkılma gibi durumlar, okul öncesi dönemde okuma güçlüğünün bazı belirtileri olarak sayılabilir. Derslere ilgisizlik, çalışmaya rağmen istenen verimi elde edememe, okuma veya yazmada yaşanan zorluklar, okuma güçlüğünün okul döneminde ortaya çıkan tezahürleridir. İlkokul birinci sınıftaki bir çocuğun dakikada ortalama 70; beşinci sınıftaki bir çocuğun da 120 kelimeden daha az okuması okuma güçlüğü belirtisi olarak değerlendirilebilir. Dünyada görülme sıklığı % 4 olarak hesaplanan bu problemden, ülkemizde birçok çocuğun muzdarip olduğu tahmin edilmektedir.Okuma güçlüğünün sebepleri Gelişme esnasında, sinir hücresi bağlantılarının olması gerekenden farklı yere bağlanması gibi durumlar bu rahatsızlığın sebebi olarak gösterilse de, okuma güçlüğüne yol açan hususun ne olduğuna dâir kesin bir delil ortaya konamamıştır. Gıdalardaki bazı nörotoksik katkı maddeleri, çocukların beyin gelişmesine menfî tesir ederek bu konudaki riski artırabilir. Bununla beraber okuma güçlüğü; sol elini kullananlarda, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olanlar ile anne veya babası bu tür zorluk yaşayanlarda daha sık görülmektedir. Okuma güçlüğünde, genetik faktörlerin önemli rolleri olduğuna dâir çok sayıda çalışma vardır. Son zamanlarda, tv ve bilgisayarla aşırı şekilde meşgul olan çocukların okuma güçlüğü yaşadığı bilinmektedir. Aşırı şekilde tv seyretmenin okuma güçlüğüne sebep olabileceği düşünülmektedir. Görme ve işitmeye ait uyarılar birbiriyle yakından bağlantılı olduğundan, görme duyusu aşırı uyarılan (meselâ tv ve bilgisayara kendini fazla kaptıran) çocuklarda, konuşma ve dili kullanma kabiliyeti daha yavaş gelişebilmektedir. Ayrıca, tv ve bilgisayarla haddinden fazla vakit harcayan bir çocuk, kitap okurken veya birini dinlerken yerinde duramamakta, âdeta günlük hayattaki öğrenme faaliyetlerinin de tv ve bilgisayardaki gibi renkli ve hareketli olmasını beklemektedir. Bu çocuklarda, bir kelime görüldüğünde olması gereken bir seri öğrenme işlemi gerçekleşmez. Okuma işleminin gerçekleşmesi için, bir harf görüldüğünde, işitme ve görmeye ait merkezlerle hafızanın devrede olması ve bu harfin beyinde tanındıktan sonra da ses olarak dışa vurulması gerekir. Görüldüğü üzere, basit gibi görünen okuma işleminde, beyinde birçok merkez hassas bir denge içinde çalıştırılmaktadır. Bu merkezler arasındaki nöron bağlantılarındaki farklılıklar, sonradan ortaya çıkan fizikî veya ruhî travmalara bağlı hasarlar ve doğuştan getirilen bazı problemler, kelimenin tanınması ve okunmasına menfî tesir edebilir.Okumayı öğrenmek için, gelen bilgilerin duyu organlarından beyne girerek burada kaydedilmesi, organize edilmesi, anlaşılması ve işleme konulup yorumlanması ve tekrar kullanılmak üzere depo edilmesinden sonra, mesaj olarak hücrelere, sinir ve kaslara, gönderilmesi gerekir.Müdahale edilmezse ne olur? Okuma güçlüğü olanlarda; diğer öğrenme güçlükleri (yazma, hesaplama vb.) de olabilir. Hiperaktifçocukların % 30-70; davranış bozukluğu olanların ise, % 30-40 kadarında öğrenme güçlüğü vardır. Okuma güçlüğü olanlarda ders başarısızlığı, sınıf tekrarı ve zaman içinde okuldan ayrılma gibi durumlar ortaya çıkabilir. Birçok anne-baba, çocuğunun kitap okumadığından şikâyet eder. Bu çocukların okumayı sevmedikleri için mi okumadıkları, yoksa okuyamadıkları için mi okumayı sevmedikleri belirsizdir. Anne-babaların, çocukların oku(ya)mama sebebini iyi araştırmaları gerekir. Oku(ya)mayan çocukların okuma problemleri uygun bir şekilde tedavi edilmelidir.Okuma faaliyeti zihin ve dilde ne kadar rahat gerçekleşirse, okuma, çocuk açısından o kadar kolay olur. Okuma esnasında zihinde harcanan enerji ne kadar az ise, okuma da o kadar rahat ve anlaşılır gerçekleşir. Okuma için ayırdıkları vakit ve harcadıkları enerji fazla olduğundan, okuma güçlüğü yaşayan kişiler zamanla okuma ve öğrenmeden uzaklaşabilir.Tedavisi nasıldır? Okuma güçlüğünün tedavisinde, erken tespit ve müdahalelenin önemli bir yeri vardır. Sinir sisteminin olgunlaşması tamamlanmadan, yani okuma güçlüğü yaşayan kişi tam erişkin olmadan (beyindeki bağlantıların gelişmesi % 90 nispetinde 12 yaşında tamamlanır) müdahale edilirse, başarı nispeti artar. Tedavide özel eğitim çalışmaları uygulanır. Bu eğitim çalışmalarında, kişinin öğrenmeyi teşvik edici hususiyeti haiz merak alanları desteklenerek güçlükler giderilmeye çalışılır. Okuma güçlüğü yaşayan kişilerin önemli bir kısmının; mekanik, teknik, mühendislik, mimarî sahalarında ve el işlerinde oldukça kabiliyetli olduğu görülmektedir. Çok kitap okutmak, bu konuda kısmî çözüm sağlasa da, esas olarak uygun bir eğitim metodu ile kişinin öğrenme yolları çalıştırılmalıdır.Neler yapılabilir? * Hayatın ilk yıllarından itibaren beyindeki öğrenme işleminin gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak için, çocukla oyun oynayıp, bolca vakit geçirmek; * Sadece bir duyu organının değil (meselâ sadece görme), diğerlerinin de (işitme, dokunma gibi) ortak çalıştırıldığı aktivitelere ağırlık vermek;* Bilhassa 0-5 yaştaki çocukları, tv ve bilgisayardan olabildiğince uzak tutmak;* Dimağın sağlıklı çalışmasına vesile olabilecek üzüm şekerini ve B vitamini türlerini ihmal etmemek;* Belli kavramları belli yaşlarda öğrenemeyen çocuklara erken müdahale etmek;* Konuşmaya geç başlayan çocuklara, okuma güçlüğü açısından daha fazla dikkat etmek;* Sağ ve solu karıştıran, yön bulmada zorlanan, hantallık ve sakarlığı bulunan çocukları önceden tespit ederek, onlara gerekli yardımı yapmak; * Anneleri, hamilelik döneminde; çocukları ise, özellikle 5-7 yaş arasında sigara dumanından, elektromanyetik dalgalardan, katkı maddesi bulunduran gıdalardan, radyoaktif ışınlardan uzak tutmak; * Hamilelik döneminde ve sonrasında annenin kitap okuması, zihnini aktif olarak kullanması; küçük çocuklara dinlemelerini sağlayacak türde kitaplar okunması;* Beynin oksijen ve gıda bakımından beslenmesini engelleyici, solunum ve dolaşım sistemlerine menfî tesir eden hastalıkların hemen tedavi edilmesi;* Dikkat eksikliği olan çocukları tespit ederek onlara yardımcı olmak;* Çocukların muhtemel görme bozukluklarını tedavi ettirmek.Okumanın hayli mühim olduğu günümüzde, bu sıkıntıyı yaşayan çocuklara yardımcı olmak, onların böyle büyük bir nimetten mahrum kalmasını bir nebze olsun engelleyecektir. Birçok problemin bilgisizlikten kaynaklandığı düşünüldüğünde, okuma güçlüğü yaşayan çocukların problemlerinin çözülmesinde atılacak adımlar önemlidir. Okumayı seven nesillerin yetiştirilmesinde, oku(ya)mayan çocukların fark edilmesi ve yönlendirilmesi ciddi bir kazanç olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=3998&amp;amp;SAYIID=349&amp;amp;KATID=30"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Kaynaklar- DSM-IV Diagnostic Manual of Mental Disorders. Fourth Edition, 1994 APA.- Gabrielle Weiss, 1996, Attention deficit hyperactivity disorder. Ed M Lewis, 1996, second edition, Williams Wilkins p.544&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-3545648167922722788?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/3545648167922722788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=3545648167922722788&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/3545648167922722788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/3545648167922722788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/okuyamayanlara-dikkat.html' title='Oku(ya)mayanlara Dikkat'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8iHZU9l0xI/AAAAAAAAACU/2X-ve2jWSPg/s72-c/4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-4727346758128272509</id><published>2008-02-25T13:23:00.000-08:00</published><updated>2008-02-25T13:26:51.551-08:00</updated><title type='text'>KÜTÜPHANELER VE TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR BİRLİĞİ</title><content type='html'>&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;KÜTÜPHANELER VE TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR BİRLİĞİ&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Cengiz ASLAN / Kütüphaneci&lt;br /&gt; &lt;span style="color:#cc6600;"&gt;TÜRK YURDU DERGİSİ /  MART 1993&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#33ff33;"&gt;" Kütüphanecilik zekâ ürünü olan ça&amp;shy;lışmaların bir araya gelmiş gücü ile ilgilidir. İçinde bulunduğumuz uygarlık ise bu güce atardamarların kalp vuruşuna muhtaç oldukları derecede ihtiyaç duymaktadır." Prof. CarI M. White&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemiz, Türk dünyasının kültürel birliğini çerçevelemek zorundadır.  Türkiye milli kültürü temel alınarak Türk dünyasıyla mevcut bağlar sağlamlaştırılmalıdır. Dünya milletleriyle bu mücadelede güçlü olmak,  dünya güç dengesi açısından acil önem arz etmektedir. Dünya barışını sü&amp;shy;rekli kılmak için Türk dünyası kültür bütünü oluşturulmalıdır. "Yurtta ve Dünyada Sulh" ilkesini savunan ülkemiz, güçlü ve etkileyici olacaksa, insanlığın bekasını savunacaksa, yücelmiş ve yükselen Türk kül&amp;shy;türünü yaşatmalı ve yaygınlaştırmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;300 milyona yakın Türk nüfusu ve altı bağımsız Türk ülkesi. Hemen hepsi de bilgi ve teknoloji yoksunu. Maddi ve manevi kaynakları çok zengin olan Türk Dünyasının acil ihtiyacı bilgidir. Bilgi, teknoloji olarak sonuçlanır, teknoloji refah seviyesini yükseltir. Bilgiyi toplayan ve isteyene istediği özellikte sunan kütüphaneler, ülkelerin beyni ve ha&amp;shy;fızasıdır. Ülkemiz beyniyle, hafızasıyla Türk dünyasına açılmalı. 1989'da hızlı bir şekilde başlatılan Türk dünyası ile kültür ilişkiler, günümüzde istenilen se&amp;shy;viyede değildir. Ekonomik ve siyasi ilişkilere paralel ve hatta daha da ileri kültürel anlaşmaların yapılması gereken zamanımızda, yetersizliklerden ve ih&amp;shy;timallerden başka ülkeler yararlanmaktadır. Bu durum ileriki aşamalarda ül&amp;shy;kemizin zararına gelişebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk dünyasının kültürel gücüne stratejik açıdan bakıldığında büyük bir birliğin tüm varlığıyla doğmakta olduğu görülecektir. Bu birlik Avrupa Birliği’nden daha dinamik ve güçlü olabilir. AT, kültürel birliğini tüm kurum ve kuruluşlarıyla kurarken, kütüphaneleri ihmal etmemiştir. 30.4.1984'de verilen öneri uygulama alanına sokulmuştur. Her ne kadar Türk Dünyası henüz bu gibi kararları ortak olarak almaktan mahrum olsa da, Türkiye bu gibi çalışmaların öncüsü olabilecek tecrübe ve teknik donanıma sahiptir.  Teknik donamından kasıt, kütüphaneler arası bilgi ağlarının kurulması için başlatılan bilgisayar / bilişim çalışmalarıdır. Ayrıca kütüphane araç-gereçleri ba&amp;shy;kımından ülkemiz diğer Türk ülkelerine göre hayli ileri bir teknolojiye sa&amp;shy;hiptir.  Ben "hemen bir Türk Dünyası Kütüphanesi" kuralım demiyorum. Bu ile&amp;shy;riki aşamalarda olabilir. Acil olanı, dil ve kültür birliğinin güçlendirilmesinde kütüphanelerin üzerine düşenleri yapmalarıdır. Özellikle araştırma kü&amp;shy;tüphaneleri hizmet ve işbirliği programlarına, Türk Cumhuriyetleri ulusal kütüphaneleri ile işbirliği başlıkları eklenmelidir. Tek&amp;shy;nolojik yeterliliğe sahip araştırma kütüphaneleri, "Türk Cumhuriyetleri" ile kü&amp;shy;tüphaneler arası işbirliğine geçebilecek uzman kadrolara sahiptirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;Özellikle üniversite kütüphaneleri ilk adımı atabilecek maddi imkâna sahiplerdir. TBMM Kütüphanesi de ilgili ülkelerin meclis kütüphaneleriyle bilgi ağı kurmak için gerekli girişimi yapmalıdır.  Vakıf kuruluşların gerek Türk Cumhuriyetleri'nde, gerekse ülkemiz&amp;shy;de "bilgi merkezleri" kurmak için çağdaş teknolojik donanımı temin et&amp;shy;meleri gerekiyor. Talep olduğunda devlet bu gibi girişimlere destek ver&amp;shy;mek için ortak bir fon oluşturulabilir, pro&amp;shy;jelerin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Türk Cumhuriyetleri milli kü&amp;shy;tüphaneleri ile Milli Kütüphane'&amp;shy;mizin basılı ve kayıtlı materyal de&amp;shy;ğişimi daha kapsamlı ve düzenli bi&amp;shy;çimde yürütülmelidir. Tek engelin teknolojik alt yapı ve bilgisayar ağı eksikliği olduğunu sanmıyorum. Konuyla ilgili kişi ve kurumların du&amp;shy;yarsız ve öngörüden yoksun olduğu belli oluyor. Kültür Bakanlığı bu gibi çalışmalarda daha aktif olabilirdi. Ne yazık ki, plansız projesiz ikili iliş&amp;shy;kilerden öteye stratejik anlaşmalar henüz ya&amp;shy;pılamadı. Yapılacak anlaşmalarda kü&amp;shy;tüphanelerin ve kütüphanecilerin aktif rol alması gerekir. Yetersizliklerin giderilmesinden sonra, başta Kültür Bakanlığı olmak üzere, ilgili kişi ve kuruluşlar Türk dünyası ile resmi ve özel çalışmaları başlatmalıdırlar. Kütüphanelerimizin hizmet politikaları planlanmamış ve özellikle Türk Dünyası ile kurulmaya çalışılan kültür birliği için üretmesi gereken hizmetler belirlenmemiştir.&lt;br /&gt;Türk Dünyası kültür birliğinin güçlendirilmesinde, kütüphanelerin üretmesi gereken hizmetlere örnek olması açısından Avrupa Toplulu&amp;shy;ğu'nun kütüphane politikası son de&amp;shy;rece imrendiricidir: "Avrupa. Parlamentosu'na bir Avrupa Kütüp&amp;shy;hanesi'nin oluşturulması hakkında bir öneri verilmişti. Buna göre, topluluk içinde bireylerin kültürel açıdan kaynaşmalarının sağlanması için etkin bir kütüphane politikası iz&amp;shy;lenmeliydi.  Kütüphane sektöründe ge&amp;shy;liştirilen enformasyon teknolojisi, özellikle Avrupa konusunda uzmanlaşmış kütüphanelerin ve dokümantasyon merkezlerinin çalışmaları, Batı Avrupa' da bulunan belli başlı araştırma kütüphaneleri arasında Avrupa Konseyi tarafından geliştirilen işbirliği, Eğitim, araştırma ve dokümantasyon konularında ge&amp;shy;reksinmeleri göz önüne alınarak bir Avrupa kütüphanesi yaratılmalıydı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manevi değerler kültür ve bilimin gücü ekonomik işbirliğinden daha önemli ve kalıcıdır. Kültür Bakanlığı ve diğer ilgililer her şeyden önce bu iki noktadan hareket etmelidirler. Böylece ülkemizin öz varlığını ba&amp;shy;rındıran kütüphaneler ve diğer bilgi merkezleri işbirliğine aktif olarak ka&amp;shy;tılabileceklerdir. Şimdiye kadar ya&amp;shy;pılan çalışmalar yetersizdir. Bu yetersizlikleri başka ülkelerin doldur&amp;shy;masıyla ülkemizin dışlanması ihtimal dışı değildir. Unutulmasın ki, biz Türk Dünyasının liderliğine böyle bir takım ye&amp;shy;tersizliklerle soyunursak sonuçta hüs&amp;shy;rana uğrarız. Özellikle hizmet içi eğitim ve Türk şiveleri öğretimi en büyük meseledir. Kütüphanecilerin kademeli olarak hizmet içi eğitimden geçirilmesi ve Türk şivelerini öğrenmesi için ilgili ülkelere gönderilmesi şarttır. An&amp;shy;kara'da Türk şiveleri kursu düzenli olarak verilmeliydi. Ne yazık ki, bu kurslardan pek çok kütüphaneci ya&amp;shy;rarlanamadı. Yararlanmak isteyenlere de gerekli izin verilmedi! Oysa bir kütüphaneci dil bilgisi ve yeterliliği oranında başarılı olmaktadır.&lt;br /&gt;Araştırma kütüphaneleri Türk Dünyası Kültür bütünü oluşturmak için kütüphanecilik alanında planlı işbirliği başlatmalı. Okul kütüphanelerine Türk Cumhuriyetleriyle ilgili eserler gönderilmeli. Ders dışı zamanlarda bu ülkelerle ilgili sohbet yapılmalı ve kültür tür yarışmaları düzenlenmeli.  Özel kurum ve kuruluşların kütüphaneleri de yayın değişimi yapabilmeli. Ürettikleri hizmetle ilgili katalog, broşür, bibliyografya ve bibliyografik eserlerin değişimine özen gösterilmeli.  Devlet, kütüphane araç ve gereçleriyle, fotokopi makinesi, ofset baskı tekniklerini bu ülkelere bağış yoluyla vermelidir.  Pek çok dünya bilgi ağlarıyla bağlantılı bir "Türk Dünyası Kü&amp;shy;tüphanesi" kurulmalıdır. Türk Dünyası Bilim ve Yüksek Okulu kurulmalı kütüphane Teknolojisi adı altında ders de programda yer almalı. Kütüphanecilik Fakültelerinde bu ülke gençlerine kontenjan ay&amp;shy;rılarak öğrenim yapmalarına imkân verilmeli. Kütüphanecilerin Türk lehçe ve şivelerini öğrenmeleri sağlanmalı. Türk milli kültürünün temellerini oluşturan DİL, TARİH, SANAT, EDEBİYAT, TÖRE, VATAN, AİLE, AHLAK... gibi de&amp;shy;ğerleri anlatan ve tüm dünya Türk nüfusunu ve coğrafyasını kapsayan "TÜRK DÜNYASI ANSİKLOPEDİSİ" hazırlanmalı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-4727346758128272509?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/4727346758128272509/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=4727346758128272509&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4727346758128272509'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4727346758128272509'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/ktphaneler-ve-trk-dnyasi-kltr-birlii.html' title='KÜTÜPHANELER VE TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR BİRLİĞİ'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-5114592421231846775</id><published>2008-02-25T13:00:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:04.127-08:00</updated><title type='text'>KÜTÜPHANECİLİKTE HİZMETİÇİ EĞİTİM</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8MwLYTUq0I/AAAAAAAAACM/d1_VgiQvvEU/s1600-h/Kopyas%C4%B1+books1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5171029769211652930" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8MwLYTUq0I/AAAAAAAAACM/d1_VgiQvvEU/s400/Kopyas%C4%B1+books1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;KÜTÜPHANECİLİKTE HİZMETİÇİ EĞİTİM VE UZMANLAŞMANIN ÖNEMİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;TÜRK YURDU DERGİSİ / MART 1994&lt;br /&gt;Cengiz ASLAN / Kütüphaneci&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;"Bir evin ana direği eğri ise, küçük direkler de eğridir."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kütüphaneci bir kültür uzamanı, bir iletişimci ve bir eğitimcidir. Kişilerin, temel eği&amp;shy;timine rehberlik yapar ve gerektiğinde öğretici ola&amp;shy;rak, öğrenim gören kitleye bilgi ve belge danışmanlığı hizmetlerini sunar. Ancak kalkınmış ülkelerin kalkınmışlığının eğitim ve kültür temeline dayanması ve ülkemizin sadece siyaset-ekonomi odaklı bir yönetişim tarzı benimsemesi, belge ve bilgi-bilim sektörünün önemini yeterli seviyede anlaşılmasını engellemektedir. Ülkemizde eğitim ve kültür hizmet sektörü, hizmet içi eğiti programlarından yeterli düzeyde yararlanabiliyor mu? Türkiye’de Kütüphaneci bilgi, bilim, kültür ve sanat uzmanlığı yapabilecek mesleki yeterliliğe sahip değilse, bunun temel nedeni, teorik bilgileri pra&amp;shy;tikte kullanamaması olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her meslekte olduğu gibi kütüphanecilerin mesleki gelişmeleri, uluslararası gelişmeleri sürekli iz&amp;shy;lemeleri ve uygun şekilde kendi kütüphanelerinde uygulamaları, uzmanlaşmanın gereğidir. Teknolojik gelişmelerin iş hayatındaki önemi tartışılmaz… Gü&amp;shy;nümüzde klasik kütüphaneci anlayışıyla iş disiplini ve üretimi yapmak başarı getirmiyor. İşlerin me&amp;shy;kanik araçlardan, elektronik araçlara aktarılması, meslek sahiplerini de peşinden sürüklemektedir. Kü&amp;shy;tüphanecilikte teknoloji her geçen gün daha çok yer edinmekte ve kütüphanecileri konularında uz&amp;shy;manlaşmaya zorlamaktadır. Ülkemizde kendi alan&amp;shy;ında uzmanlaşmış kütüphanecilerin çok az olması ya da uzmanlık düzeylerinin yeterli olmaması ne&amp;shy;deniyle, kütüphanelerde gerçekleştirilmeye çalışılan belge ve bilgi otomasyon çalışmalarından standart verim alınamamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm mesleklerde olduğu gibi yöneticilik ayrı bir uzmanlığı, koordinasyon ayrı bir uzmanlığı ve denetleme ayrı bir uzmanlığı gerektiriyor. Artık tek şef veya tek yönetici, işlerin boyutlarının çok geniş ve kapsamlı olması nedeniyle hepsini birden yürütemiyor. Her alan kendi konusunda uz&amp;shy;manlaşmayı zorunlu kılıyor. Yeni bir anlayışın ilkelleşmesi için ilgililerin dik&amp;shy;katleri "alan (konu) uzmanlığına" çekilmelidir. Alan (konu) uzmanlığının temini için meslek sahibi herkesin hizmet içi eğitimden yararlanması şarttır. Ay&amp;shy;rıca, teoriden (öğrencilik zamanı) pratiğe (iş) geçen her meslek sahibinin hizmet içi eğitimden yararlanması uluslar arası standart uygulamaların yaygınlaşmasının da kolaylaştırmaktadır. Ve yine meslek sahibinin hizmet içi eğitimden yararlanması mesleki bir haktır. Bu hakkın kullanılması için hizmet içi eğitim po&amp;shy;litikasının kişilerin belirleyiciliğinden çıkarılması ge&amp;shy;rekir. Bu hak kamuda yazılı belgelerle düzenlenirse, adilane bir sistemin yerleşip gelişebileceğine inancım tamdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin iş yerinde veya bir eğitim merkezinde, kendi alanında, mesleki yeterliliğini geliştirme ve başarılı olması için o kurumun sağladığı imkânla ya&amp;shy;pılan eğitim-öğretim, "hizmet içi eğitim" diye ad&amp;shy;landırılmaktadır. Bu eğitim, kurumun amaçları doğ&amp;shy;rultusunda tespit edilen program çerçevesinde yapılır. Eğitimin özünde, kurumda kullanılan ya da kullanılacak olan her türlü yenilik ve gelişmelerle il&amp;shy;gili olarak meslek sahiplerini bilgilendirmek, ki&amp;shy;şilere iş pratiği kazandırmak ve ahlaki değerler içerisinde çalışılma anlayışını benimsetmek vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphanecilikte hizmet içi eğitim yeterli dü&amp;shy;zeyde ve yaygın olarak kullanılmamaktadır. Daha çok geleneksel usta-çırak yöntemi ile kişileri bil&amp;shy;gilendirme yoluna gidilmektedir. Çağımızda artık bu yöntem tamamen iflas etmiştir. Çünkü bu yöntemde özendirme değil, emir ve baskı söz konusudur. Ay&amp;shy;rıca, meslek sevgisinin ve idealizminin aşılanması da mümkün olmamaktadır. Kişi değerlendirilmeden, kabiliyeti ve hangi bölümde daha faydalı olacağı hakkında bir fikir edinilmeden görevlendirildiği tak&amp;shy;dirde, meslek sahibi başarısız olursa onun tamamıyla meslekten soğuması, iş veriminin düşmesi gibi sonuçlar ortaya çıkacaktır. Sonucun olumsuz olması, kişinin amirlerin gözünden de düşmesine neden ola&amp;shy;cak, belki de tüm meslek hayatını kötü yönde et&amp;shy;kileyecek yanılgılara yol açacaktır. Bilinir ki, hiz&amp;shy;met içi eğitim kişileri işiyle kaynaştırarak verimliliği artırır. Fakat kimi zaman bu konuda yanlış po&amp;shy;litikaların uygulanması, insanların dışlanmasıyla so&amp;shy;nuçlanır. Devlet, para ödediği insana hiç bir iş ver&amp;shy;meyerek zararlı mı, karlı mı çıkıyor, amaç nedir? "Üzüm yemek mi, bekçi yi dövmek mi?" Amaç, per&amp;shy;sonelden aldığı ücret değerinde yararlanmak olmalıdır. Çünkü genelde devletin, özelde o mesleğin kalkınıp, gelişmesi söz konusudur. Kütüphanelerde bu gibi personel kıyımının as&amp;shy;gari düzeye indirilmesi için "hizmet içi eğitime ge&amp;shy;reken önemin verilmesi kaçınılmaz olmuştur."&lt;br /&gt;Araştırma kütüphanelerinde bile hizmet içi eğitim verecek uzmanların olmayışı çok vahimdir. İstihdam edilen kütüphanecilerin uzmanlaşması, şansa ve torpil gücüne kal&amp;shy;maktadır! Aday memurluk süresi içinde kazanılması gereken uzmanlaşma, yıllarca sürebiliyor. Eğer bir kaç bürokratın himayesini kazanırsa, uzmanlaşması kısa zamanda mümkün olabiliyor! "Mesleki yeterliliğe sahip olmayan kişilerden, sitemle bütünleşmesi beklenemez. Bu kişiler, bir iş akışı çerçevesinde dahi başarılı olmayabilir. Tüm bu olumsuzlukları yok edebilmenin tek yolu, süreklilik gösteren hizmet içi eğitim politikasıyla mümkündür. İddia edilebilir ki, kütüphanecilerin öğrenim görürken yaptıkları staj, bir hizmet içi eğitimdir. Fakat aslında öyle olması gereken bu uygulama, kütüphanecilere uzmanlaşmanın yolunu açmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksine, kütüphanecilik dışında bir takım angarya işlerin yaptırılmasıyla, staj zamanı boşa harcanmaktadır. Bunun önlenmesi için, stajın okullar tarafından belirlenen bir programa uygun olarak ve kütüphanecilerle işbirliği içinde yapılması gerekir. Bir başka konu da, ülke içinde hizmet içi eğitim politikasına yeterli ilgiyi göstermeyen, özel ve tüzel kuruluşlar çeşitli imkânları değerlendirerek seçilmiş elemanlarını yurt dışına gönderme tercihleridir. Burada önemli olan şudur: Yurt dışında bilgi ve görgüsünü artıracak olan eleman, dönüşte konusunda uz&amp;shy;manlaşmış olarak hizmet üretebiliyor mu? İşin gerçeği, yurtdışına gönderme politikası ödüllendirmeye yönelik bir politika halini almıştır. Kimi zaman, yurt dışına gönderilen personelin kurumda kalması ve kurum hiyerarşisine sadakati zor sağlanabilmektedir. Yurt dışı eğitim görgü politikası, meslek sahipleri tarafından bir kariyer olarak görülmekte fakat dö&amp;shy;nüşte bu kişilerin herhangi bir unvanla hizmet üretecekleri-kütüphaneciler için- ön görülmemektedir. Böyle bir politikanın izlenmesi, meslek ahlakına aykırı bir&amp;shy; takım haksızlıkların olması anlamına gelmektedir. Her şeyden önce kişi değil, kurum düşünülmelidir. Ülkemizde, kişiler kurumlardan daha doğrusu dev&amp;shy;let bekasından daha önemli olabiliyor!&lt;br /&gt;Devlet bürokrasisi, kişisel tercihlerini devletin ve genel çıkarlarını düşünerek yapmak zorundadır. Kimi torpilli kişiler zorla yükseltilirken, kimileri de başarısız gösterilirse ve bu durum hukuka, fırsat eşit&amp;shy;liğine ve ahlaka aykırıysa, devletin çarklarında pas&amp;shy;lanmalar, kırılmalar baş gösterecektir. Daha özele indirgediğimizde, kurum içinde aynı sonuç söz konusu olacaktır. Kurum, istenilen hizmeti üretemez durumda kalacak ve tıkanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bilimsel yollarla, adilane yaklaşımlarla tespit edilecek elemanların kariyer yapma1arıyla, mesleki başarılar mümkündür. Bir meslekler birliği olan devlet çatısı, devletin gücünü veya güç&amp;shy;süzlüğünü ortaya koyar. GÜÇ UZMANLAŞMA DEMEKTİR. Uzmanlaşma, sürekli özel eğitimle mümkündür. Özel eğitimler hizmet içi prog&amp;shy;ramlarıyla yapılır. Özel eğitime yönelik çeşitli metotlar geliştirilmiştir. Bu metotlar paralelinde ya&amp;shy;pılacak hizmet içi eğitim, tüm personele yönelik olmalıdır. Eğitim sonrası yapılacak yazılı ve sözlü sınavdan sonra, elemanlar yetenekleri doğrultusunda görevlendirilmelidir. Kişinin, bu alanda belirli bir süre sonra gerçekten yeterli derecede yetkinleştiğine inanıldığında, uzman unvanı verilmesi en doğru karar olacaktır. Uzman kadrosuyla çalışacak kütüphaneci1erin tatminkâr bir ücrete kavuşması da mümkün olacaktır. Gönül isterdi ki, "Devlet Me&amp;shy;murları Eğitim ve Öğretim Merkezi" (?) uz&amp;shy;manlaşmaya yönelik eğitim ve öğretim hizmeti verme amacına uygun olarak çalışsın. Gerçekte, böyle bir merkeze ihtiyaç duyulmaktadır. Bununla birlikte Avrupa standartlarında hizmet içi eğitimin sağlanması, hem mesleğimizin gelişmesi hem de devletin kalkınması açısından yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;Uzmanlaşma için yapılacak hizmet içi eğitim so&amp;shy;nucunda sınavları, Devlet Personel Dairesi Baş&amp;shy;kanlığı değerlendirerek kurumlara bildirmelidir. Uzman unvanı bu sınavı kazananlara verilmelidir. Bir fikir vermesi açısından aşağıda "kaynakça" gös&amp;shy;terilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;DİPNOTLAR&lt;br /&gt;Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Hizmet Ön&amp;shy;cesi ve ,Hizmetiçi Eğitim Faaliyetleri 1987. An&amp;shy;kara: DIE, 1989, 13 s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşletmeler, KİT’ler ve Kamu Kuruluşları için Hizmet İçi Eğitim EI Kitabı / A. Hayrettin Kal&amp;shy;kandelen. Ankara; (Yayl. y.), 1979, (Ajans - Türk Matbaası), 176 s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin Eğitim Sorunu Açısından Ku&amp;shy;rumlar için Hizmetiçi Eğitim Sistematiği / Sadi Ekdemir. Ankara : (Yayl.y.), 1972, (Cihan Mat&amp;shy;baası), 95 s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizmet içi Eğitim / Haydar Taymaz. Ankara.: A.Ü,E.F., 1981, 183 s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizmet içi Eğitim Çalışmaları ıle İlgili Anket. Ankara: MEB, 1988,6 s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş Ölçümü İş Planlaması Verimlilik; Kuramsal ve Örnek Uygulamalı / Hikmet Timur. Ankara: TODAİ, 1984, 160 s .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş Planlaması ve İzleme Sistemi. Ankara: İş Vakfı, 1986,36 s&lt;/span&gt; . &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-5114592421231846775?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/5114592421231846775/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=5114592421231846775&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5114592421231846775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/5114592421231846775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/ktphanecilikte-hizmetii-eitim.html' title='KÜTÜPHANECİLİKTE HİZMETİÇİ EĞİTİM'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R8MwLYTUq0I/AAAAAAAAACM/d1_VgiQvvEU/s72-c/Kopyas%C4%B1+books1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-7198834787810085672</id><published>2008-02-22T13:20:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:04.349-08:00</updated><title type='text'>KİTABIN HÜZÜNLÜ ÇAĞRISI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R78-HITUqzI/AAAAAAAAACE/411SRrF73z8/s1600-h/eyeph1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5169919189453155122" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R78-HITUqzI/AAAAAAAAACE/411SRrF73z8/s400/eyeph1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;KİTABIN HÜZÜNLÜ ÇAĞRISI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;İnsanımız buhranlar içinde zihni karmaşıklığın arttığı, adına depresyon dedikleri hastalıkların çoğaldığı bir çağda yaşıyor. İnsanlarımız artık fikirleri değil, hatta olayları bile değil şahısları tartışmaya, konuşmaya başlamışlardır. Bu da insanımızın fikri zenginliğinin ne seviyede olduğunu gösterir. "Eğer millet olarak geçmişteki şerefli yerimizin yeniden kazanılması ihtişam dönemimizin bir kere daha yaşanması ve milletler arası işlerde, denge unsuru olmamız arzu ediliyorsa, evvela zamana hâkim olmanın yolları araştırılmalıdır. Bu önemli sermayenin en küçük parçası dahi heder edilmemeli ve onu en iyi şekilde değerlendirmenin usul ve metodu nesillere ezberlettirilmelidir." ***&lt;br /&gt;Ömrün kısalığından dem vurmamalıyız. Önemli olan hayatın uzunluğu kısalığı değil, önemli olanı mevcut zamanın değerlendirilip başaklar haline getirilmesidir. Ara vermeden her gün 1-2 saat olsun vazifesini muntazam yerine getiren nice kimseler vardır ki, zamanla ortaya koyabildikleri eserlerin çokluğu karşısında kendileri bile hayretle kalırlar. Boş kafalar ve boş beyinlerden boş kelimeler çıkar. Bu boş zihinleri doldurmalıyız. Daha sonra taşırmalıyız. Etrafımıza güzellikleri anlatmalıyız. Bunun için çok kitap okumalıyız. Bizler kitaba değer veren bir milletin torunlarıyız. Günümüzde bu mirasa yeterince sahip çıkılmamaktadır. Oysaki tarihimiz kitap okuma işini bir sanat haline getirenlerle doludur. Onlar bu işi bir meslek olarak değil gaye olarak hayatlarına şiar edinmişlerdir. Onlar mezara kadar okumayı bırakmamışlardır. Arkalarından birçok eser ve memnun olmuş gönüller bırakmışlardır. Sinelerimizde ki sevgileri ve büyüklükleri her zaman var olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Bu değerli şahsiyetlerin kitapla olan maceralarına kısa kısa değinerek acaba bizler zamanımızı nasıl değerlendiriyoruz sorusunu vicdanlarımıza sormalıyız.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;GEÇMİŞTE KALAN KİTAP SEVDALILARI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;— Fatih Sultan Mehmet'in çocukluktan başlayan bir okuma tutkusu vardı. Arapça ve Farsçanın yanı sıra Latince, Yunanca, Slavca ve İbraniceyi öğrenen Fatih Sultan Mehmet, bazen sabaha kadar okur, okuduklarım not alır ve onlardan yararlanarak planlar yapardı. Fetih yolundaki en büyük payda bu okuma sevdasıdır.&lt;br /&gt;— Yavuz Sultan Selim, 8 yıllık kısacık saltanatına kıtalar fethini sığdıran koca sultan, develere yüklettiği kütüphanesini bir an olsun yanından ayırtmamakta ve şehzadelik döneminde 3 saate indirdiği uykusuyla günde 8 saatini kitap okumaya ayırmaktaydı.&lt;br /&gt;&amp;shy;--Mustafa Kemal'in uşağı olan Cemal Oranda bir hatırasını şöyle anlatıyor: "Bir gün yine Atatürk tarihle ilgili kitap okuyordu. Öylesine dalmıştı ki çevresini görecek hali yoktu. Ülkeyle bir sürü sorunlar dururken devlet başkanının kendini tarihe vermesi Vasıf Çınar'ın biraz canını sıkmış olacaktı ki Atatürk'e şöyle dediğini duydum:"&lt;br /&gt;Paşam Tarihle uğraşıp kafanı yorma. 19 Mayıs'ta kitap okuyarak mı Samsun'a çıktın?"&lt;br /&gt;Atatürk Vasıf Çınar'a şöyle cevap verdi:"&lt;br /&gt;Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun l kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiç birini yapamazdım."&lt;br /&gt;— Taha Akyol okumanın önemine şu sözlerle dikkat çeker; "Sadece meslek gereği okumak zorunda değilim ben, aynı zamanda okuma denilen eyleme de vurgunum. Başkalarının zihin dünyasında dolaşma daha büyük hayatların içine girebilme imkânı sağladığı için de okuyorum. Başka türlü asla öğrenemeyeceğim birçok şeyi bilmemi sağlıyor. Okumalarım, daha sağlıklı düşünmemi ve doğru karar almamı da sağlıyor. Keyifli bir günde 3 tane hacimli kitabı okuyup, notlarımı da bilgisayarıma işleyebiliyorum.&lt;br /&gt;—Herkes Barış MANÇO' yu yılda 5OO.OOO km yol kat eden bir seyyah olarak bilir. Ama seyahatlerine verdiği önemi kitaplara da verirdi. Öyle ki kütüphanesi sayısız kitaplarla doluydu.&lt;br /&gt;—Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran merhum Turgut ÖZAL ve ülkemizin en hızlı okurlarından biri olan merhum Adnan KAHVECİ' nin bulunduklar konuma yükselmelerinde kitap okumaya verdikleri önem herkesçe bilinmektedir.&lt;br /&gt;—Cemil Meriç gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her gün biraz daha yitirdi. Ne var ki, o buna hiç aldırmaz, odasında masanın üzerine sandalyeyi koyar, kendi de san sandalyeye çıkar kitabını, ampule 30 cm uzaklıkta tutardı. Bunu, elektrik ampulünü aşağıyı değin itecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasızlığının sebebi ise de, parasının tamamım kitaba yatırmış olmasıydı. Kendisine bir şey sorduğumuzda, filanca yazarın, filanca kitabının, filanca sayfasında olduğunu söylerdi.&lt;br /&gt;—Azerbaycanlı şair Bahtiyar Vahapzade’yle yapılan röportajdan bir pasaj aktaralım: "Vahapzade diyor ki; Azerbaycan da benim ve birçok yazarın kitapları 50 bin, 80 bin, 100 bin basılır. Mesela benim buraya gelmeden önce "Gelin Açık Danışak" adlı kitabım basıldı. Tirajı 40 bin, 3 günde bitti. İlave olarak 100 bin bastılar.&lt;br /&gt;—Hilmi Ziya Ülken Bu ordinaryüs profesörümüz, okumaya başlayacağı zaman ayaklarını su dolu bir kovaya uyumamak için sokar, sabahlara kadar okurdu.&lt;br /&gt;—Ömer Nasuhi Bilmen, Bu meşhur İslam âlimi diyor ki: "Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Gözlerim kan çanağına döner sıhhatim bozulurdu. Annem gecenin geç saatlerinde gelir, ıslanmış lambanın camlarını siler bazen de "Artık yeter, yat" diye üfleyip giderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—İmam-ı Vaki, Bu hak dostu karnı acıkınca sadece yemek yer, ekmek yemezdi. Sebebi sorulunca: "Ekmeği çiğnemeyle geçen zaman içinde günde 50 tane ayet veya hadis öğrenirim" derdi.&lt;br /&gt;—İbnül Nefis, Fıkıh ve tıp âlimi İbnül Nefis okuyup öğrendiklerini yazmaya başladığı zaman tükenen kalemlerini açmak için vakit kaybetmemek maksadıyla yanma birçok kalem koyar, tükeneni bırakarak hemen yenisini alırdı.&lt;br /&gt;—Kâtip Çelebi, diyor ki: "Mumlar tükenir güneş doğar, ben hala okurdum. Gözüme uyku girmezdi.&lt;br /&gt;—Endülüs hükümdarı el-Hakem, kitap satın almak üzere uzak memleketlere tüccarlar göndermekte ve henüz tanımadıkları kitapları satın alıp Endülüs'e getirmeleri için bu tüccarlara bol miktarda para tahsis etmektedir. EI-Hakem, Ebül Ferec el-ısfahanının "Kitabül- Ağani" isimli bir kitap yazdığını öğrendiği zaman, derhal eserin müellifine saf altından 1000 dinar yollayarak piyasaya çıkmadan elde eder.&lt;br /&gt;— İslam dünyasının ilk kitapçı dükkânları Abbasi devletlinin kuruluş devresinde ortaya çıkmıştır. El Yakubi, Bağdat mahallelerinden bahsederken sadece bir mahallesinde 100 den fazla kitapçı dükkânı olduğunu belirtir.&lt;br /&gt;— Henüz karanlığı üzerinden atamamış Avrupa'nın en bilgili hükümdarı sayılan Fransa kralı V. Charles 'in kütüphanesinde 900 kitap bulunup, kilise kütüphanelerinde bulunan çok az sayıdaki zincirlerle bağlanmış kitapların demir parmaklıklar arasından okutulduğu bir devirde, kapı komşusu Müslüman Endülüs hükümdarı halife II. El Hakem'in kütüphanesinde 600.000 yazma kitap bulunurdu.&lt;br /&gt;— Harun Reşit Ankara'yı zapt ettiği zaman ve Halife Me'mun da Bizans imparatoru III. Michael'e karşı zafer kazandığında savaş tazminatı olarak, para veya altın yerine eski el yazmaları talep etmiştir.&lt;br /&gt;— İbnül Cezvi hayatını araştırdığımız zaman;&lt;br /&gt;*Tedris i Telif ve fetva hazırlamakla geçirdiği ömrünün tek anını bile boşa geçirmediğini,&lt;br /&gt;*Eser vermedik hiçbir ilim dolu bırakmadığını,&lt;br /&gt;* Bazısı 20 cildi bulan 340'tan fazla eser verdiğini,&lt;br /&gt;*Günde 4 defter doldurduğunu,&lt;br /&gt;*Bir yılda yazdıklarının 50-60 cilt tuttuğunu görürüz.&lt;br /&gt;— Çok okuma meraklılarından CAHIZ'ın kitaba verecek parası olmadığı için, kitapçı dükkânlarını geceleri kiralayıp, sabaha kadar incelemelerde bulunduğu meşhurdur.&lt;br /&gt;—İbrahim Hakkı Marifet Name sahibi şair, âlim ve mutasavvıf zamanın çoğunu kütüphanede geçirirdi. Bazen kendisini kitapların cazibesine öyle bir kaptırırdı ki, adeta yemeyi içmeyi unuturdu.&lt;br /&gt;—Divan-ı Lügatit Türk'ü asırlar sonra yüz yüzüne çıkaran Ali Emiri Efendi (1857-1924)kendi ifadesiyle: "Lamba kenarında kitap mütalaa ederken sabah olmak defaatle Vaki oldu. Uyuşanı kimse yanımda yatmazdı. Okuduğum kitapları şaft-ı aleni ile(yüksek sesle) tekrar edermişim."&lt;br /&gt;—İbni Teymiye ilminin çoğunu, uykudan ayırdığı zamanlardan kazanmıştır. Kitap okumaya başlayacağı vakit beline kadar varan saçlarını bir çiviye asar, böylece kitap okurdu. Uykusu geldiğinde çiviye asılı saçları uyumasına mani olurdu.&lt;br /&gt;—Seyyid Kutup günde ortalama 10 saat okurdu. Kendi ifadesiyle "Bu satırların sahibi ömrünün 40 senesini okumakla geçiren bir insandır" derdi.&lt;br /&gt;—Dr. Burney müzik dersi vermek için bir öğrencinin evinden ötekinin evine gittiği zamanlarda Fransızca ve İtalyanca'yı at üzerinde öğrenmiştir.&lt;br /&gt;— Stephenson, geceleri makinist olarak çalıştığı zamanlar, kendi kendine matematik ve geometri öğreniyor gündüzleri de yemek paydosunda kömür veya tebeşir parçasıyla vagonlar üzerine işlemler yapıyordu.&lt;br /&gt;— Watt, matematik aletleri yapmakla meşgul olduğu sırada bir taraftan kimya okuyor, bir taraftan da İsviçreli bir boyacıdan Almanca dersleri alıyordu.&lt;br /&gt;— Ahmet Mithat Efendi "Ayaklı Kütüphane" diye anılırdı. Bereketli ömrüne 226 kitap yazmayı sığdırmıştır.&lt;br /&gt;—Muallim Naci'nin Medrese hatıralarında anlattığı: "Boğazı geçerken kayığı alabora olan Osmanlı Şair'inin denize batarken bile, yanındaki şiir defterini sopasının ucunda suyun üstünde çalıştığının hikâyesi ne kadar dramatik ve göz kamaştırıcıdır.&lt;br /&gt;— 45 yaşında vefat etmesine rağmen normal bir ömre zor sığacak çok eser veren NEVEVİ zamanı disiplin altına almasıyla konuya ışık tutar. Zira eser yazmaya, öğrenmeye, öğretmeye ve ibadete çok zaman ayırdığı için sadece seher vaktinde l kere yiyip içmeyi kendisine prensip edinmiştir.&lt;br /&gt;—Fahreddin Er Razi sofraya oturduğunda bir yandan yemeğini yer, diğer taraftan kitap okurdu. Evinden mescide giderken binek sırtında 300 öğrencisine ders verdiği anlatılır.&lt;br /&gt;—Eş-Şeyh Fahreddin : "Allah'a kasem olsun, yemek saatinde ilimle meşgul olmayı kaçırdığım için çok üzülürüm, zira vakit ve zaman çok kıymetlidir" diyerek yemekte kaybettiği zamana üzülmüştür.&lt;br /&gt;—İbni Akil hiç boş vakit geçirmediğini yorulduğunda derhal tefekküre geçip, zihniyle birtakım meseleler halline çalıştığına ifade edilir. Bu gayret ve hırsın neticesi olarak İbni Akil 20 ayrı bilim dalında çok eğerli eserler vermiştir.&lt;br /&gt;—Endülüslü İbnü Rüşd sürekli kitap okurdu. Kitap okumadan geçen sadece 2 gecesi vardır, bir evlendiği diğeri de babasının vefat ettiği gece...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Her türlü başarısızlık karşısında inanılmaz olumlu tutumu ile bilinen Abraham LİNCOLN çocukluğunda bir çiftçinin yanında yardımcı olarak çalışıyordu. Çift sürdüğü hayvanları dinlendirdiğinde kitap okuyarak bazı okulları dışarıdan bitirmişti. Sonra ki dönemlerde bir bakkalda çıraklık yapmaya başladığında müşteri olmadığı zamanlarda kitap okuyup ders çalışarak liseyi bitirmiş, daha sonra da hukuk fakültesinden mezun olup baro sınavlarına girerek avukat olmuş ve ABD'nin 16. başkanlığına kadar yükselmiştir.&lt;br /&gt;—Fransa başkanlarından Daguessau yemek vaktini beklediği sıralarda boş durmak yerine sürekli yazmış ve kocaman bir kitap meydana getirmiştir.&lt;br /&gt;—İbnü Sina 10 yaşına bastığında birçok bilim dalında pek çok şey öğrenmişti. Bir kitabında şöyle der: "Geceleri hep okumak ve yazmakla meşgul oldum. Uyku bastıracak olursa bir bardak bir şey içip açılıyor, yeniden çalışmaya koyuluyordum.&lt;br /&gt;—Ünlü yazar Maksim Gorki bir fırında çırak olarak çalıştığı yıllarda TOLSTOY'un bir eserini okurken adeta kendinden geçmişti. Bir ara havaya kaldırdığı kitaba uzun uzun baktı ve şunları söyledi ; "Kâğıdın içinde sihirli bir şey mi var acaba?"&lt;br /&gt;—Cemil Meriç kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladı olarak görür kendini hep. Sonra okulda hep yalnız, hep yabancıdır, sürünün dışında sevimsiz ve aptal bir dünyanın ortasındadır. Kitaplara sığınır, kendisine bir başka dünya oluşturmak, bir kale kurmak ister. Ve şöyle der. "Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Kitaplar bir limandı benim için, kitaplarda yaşadım ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşlan kitaplardı. Kitaba demir atan yazar bu limandan ayrılmaz. Kitap sevgisi kendisinde ikinci bir fıtrat halini alır. Evet, bu limandan (Kitaptan) ayrılmak yok, ölmek var, dönmek yok.&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Bir Kitabın Peşinden Ali Emiri Efendi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Türk dilinin ve kültürünün temel eserlerinden biri olan Divan-ı lugatit Türk'ü asırlar sonra gün yüzüne çıkaran Ali Emiri Efendi (1857-1924) kendi ifadesiyle "Lamba kenarında kitap mütalaa ederken sabah olmak defa defaatle Vaki oldu. Uyusam kimse yanımda yatamazdı. Okuduğum kitapları Savt-ı aleni ile tekrar edermişim" diyen Ali Emiri Efendi tipik bir kitap kurdudur. Yonya 'da maliye müfettişi olduğum yıllarda Arapça güzel bir kitap bulur ve satın alır. Ancak aldığı kitap eserin birinci cildidir. İkinci cildi de vardır ama kim bilir nerede ve kimde? Uzun araştırmalar sonunda kitabın ikinci ciltinin Kuzey Yemende San'a şehrinde oturan bir şahısta olduğunu öğrenir. Ne pahasına olursa olsun o cildi elde edebilmek için kitabın sahibine arka arkaya mektuplar yazarsa da olumlu cevap alamaz. Bütün rica ve ısrarlarına rağmen adam kitabı satmaya yanaşmaz. Al i Emiri Efendi, ümitsiz ve huzursuzdur. Fakat kitabın peşini bırakmaz. Yüz yüze görüşürse belki adam ikna olabilir düşüncesiyle Yemen 'e gitmeye karar verir. Fakat Yonda nere Yemen nere...&lt;br /&gt;Emiri efendi kitap uğruna katlanamayacağı hiçbir maddi-manevi fedakârlık yoktur. Fakat resmi vazifesini bırakıp nasıl gidecektir. Onun da kolay yolunu bulur ve Bağlı olduğu nezarete müracaat ederek Yemen'e tayinini ister. Allah tan ki, Yemendeki şahıs o günlerde kitabı satmaya razı olurda bir kitap macerası böylece tatlı neticeye bağlanır.&lt;br /&gt;İşin daha da takdis tarafı, Ali Emiri Efendi fakr u zarurete çile dolu ömrü boyunca oluşturduğu paha biçilmez yazmalarla dolu kütüphanesini, sağlığında milletine bağışlama civanmertliğini gösterir. Hem de neye rağmen? Fransızların devrine göre 30.000 altın gibi astronomik bir satın alma fiyatı ve Paris'te adına bir kütüphane, yaşadığı müddetçe yüksek bir maaşla hafız kütüb olarak kitaplarını başında bulunma, emrine Müslüman aşçı ve hizmetkâr verme gibi çok cazip bir teklife rağmen...&lt;br /&gt;Ali Emiri Efendi büyük bir fazilet örneği sergileyerek bu teklife hiç tereddüt etmeden şu cevabı verir: "Efendiler, ben kütüphaneyi milletimin bana verdiği maaşla yaptım. Öldüğüm zaman milletime kalması için. Bir daha böyle bir teklif ile gelirseniz, sizi buradan kovarım."&lt;br /&gt;KAYNAKLAR:&lt;br /&gt;1-Aydın Selim(l994), Bilgi Çağında İnsan, TÖV Yayınları, İzmir, ( Sayfa:38-39-40)&lt;br /&gt;2-Refik İbrahim(2003), Tefekküre Yolculuk, Albatros, İstanbul, (Sayfa:73-74-75)&lt;br /&gt;3-Baran ziya(2004), Kendi Kendine Hızlı Okuma, Zambak Yayınevi, İstanbul (Sayfa: 17-18-19-20-21)&lt;br /&gt;4-Refik İbrahim(!997) Kültürde Dirilmek, TÖV Yayınları, İzmir, (Sayfa:111-112-113-115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://abdulkadirgok.blogspot.com/"&gt;ABDULKADIR GÖK &lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-7198834787810085672?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/7198834787810085672/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=7198834787810085672&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/7198834787810085672'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/7198834787810085672'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/kitabin-hznl-arisi.html' title='KİTABIN HÜZÜNLÜ ÇAĞRISI'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R78-HITUqzI/AAAAAAAAACE/411SRrF73z8/s72-c/eyeph1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-4608453521474153250</id><published>2008-02-16T14:48:00.000-08:00</published><updated>2008-02-16T14:51:17.675-08:00</updated><title type='text'>Kitap okuyan Çocuk video</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-a19093a497206aff" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v2.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3Da19093a497206aff%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D4FBE77A923E5F5D739AB8A3D717887D8660B058A.1A5BCE81140C9C1887D7AAC5A00862EA7963C683%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Da19093a497206aff%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3Dzd48jdLn5jDALEsmllXb-xv2blQ&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v2.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3Da19093a497206aff%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D4FBE77A923E5F5D739AB8A3D717887D8660B058A.1A5BCE81140C9C1887D7AAC5A00862EA7963C683%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Da19093a497206aff%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3Dzd48jdLn5jDALEsmllXb-xv2blQ&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-4608453521474153250?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=a19093a497206aff&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/4608453521474153250/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=4608453521474153250&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4608453521474153250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4608453521474153250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/kitap-okuyan-ocuk-video.html' title='Kitap okuyan Çocuk video'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-6659714140506276027</id><published>2008-02-16T14:33:00.000-08:00</published><updated>2008-02-16T14:41:05.314-08:00</updated><title type='text'>videolar " Bizim Memleket" Faruk Nafiz Çamlıbel</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-9c676de9ee2f8e9b" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v10.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3D9c676de9ee2f8e9b%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D36BDC440C5D74A0061882921BDCD8C71F3DC4846.2BFEDE4E94BBD7A217C0FF5FB718C2BF346D34F6%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D9c676de9ee2f8e9b%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DRKMedCmMJiZT6Bsg40O1ZeLGrA4&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v10.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3D9c676de9ee2f8e9b%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D36BDC440C5D74A0061882921BDCD8C71F3DC4846.2BFEDE4E94BBD7A217C0FF5FB718C2BF346D34F6%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D9c676de9ee2f8e9b%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DRKMedCmMJiZT6Bsg40O1ZeLGrA4&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-6659714140506276027?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=9c676de9ee2f8e9b&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/6659714140506276027/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=6659714140506276027&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6659714140506276027'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/6659714140506276027'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/videolar-bizim-memleketim-faruk-nafiz.html' title='videolar &quot; Bizim Memleket&quot; Faruk Nafiz Çamlıbel'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-9051905419868052810</id><published>2008-02-16T14:22:00.000-08:00</published><updated>2008-02-16T14:29:50.057-08:00</updated><title type='text'>"Bir Gece" Faruk Nafiz</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-fe0c87342a399e21" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v22.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dfe0c87342a399e21%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D3B2410290644E4E44C8CD655719462213DBBCFEE.3D5B04C3894151B3A938FBACC16B67427DE41EE7%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dfe0c87342a399e21%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DxjoW0VjgJqylUUgK7YguXW1LdsY&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v22.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dfe0c87342a399e21%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D3B2410290644E4E44C8CD655719462213DBBCFEE.3D5B04C3894151B3A938FBACC16B67427DE41EE7%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dfe0c87342a399e21%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DxjoW0VjgJqylUUgK7YguXW1LdsY&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-9051905419868052810?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=fe0c87342a399e21&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/9051905419868052810/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=9051905419868052810&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/9051905419868052810'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/9051905419868052810'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/bir-gece-faruk-nafiz.html' title='&quot;Bir Gece&quot; Faruk Nafiz'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-570598111181885734</id><published>2008-02-16T13:43:00.000-08:00</published><updated>2008-02-16T14:17:42.156-08:00</updated><title type='text'>Orhan Veli "Anlatamıyorum?"</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-d91372d742c07128" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v14.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dd91372d742c07128%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D55A7C0447498B8CB01511F5EA7347F2ED881A449.504127498677C7228858CEDDB0012DEAF313B4AD%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dd91372d742c07128%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DawejZ3Es3ShGVPHcxT55H10304s&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v14.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dd91372d742c07128%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331379084%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D55A7C0447498B8CB01511F5EA7347F2ED881A449.504127498677C7228858CEDDB0012DEAF313B4AD%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dd91372d742c07128%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DawejZ3Es3ShGVPHcxT55H10304s&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-570598111181885734?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=d91372d742c07128&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/570598111181885734/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=570598111181885734&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/570598111181885734'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/570598111181885734'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/orhan-veli-anlatamyorum.html' title='Orhan Veli &quot;Anlatamıyorum?&quot;'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-4565503387184434848</id><published>2008-02-16T12:19:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:06.835-08:00</updated><title type='text'>Kütüphanecilik Formatörlüğü  Kursu Mersin Resimler</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dPCYTUqxI/AAAAAAAAAB0/1dfkTKwo3MI/s1600-h/DSCF6703.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167685999732763410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dPCYTUqxI/AAAAAAAAAB0/1dfkTKwo3MI/s400/DSCF6703.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dOX4TUqwI/AAAAAAAAABs/8Yuoa1ILk_E/s1600-h/SANY0076.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167685269588323074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dOX4TUqwI/AAAAAAAAABs/8Yuoa1ILk_E/s400/SANY0076.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dNgYTUqvI/AAAAAAAAABk/SvQ0a7bda5I/s1600-h/SANY0059.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167684316105583346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dNgYTUqvI/AAAAAAAAABk/SvQ0a7bda5I/s400/SANY0059.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dMkoTUquI/AAAAAAAAABc/GgTx998wwhg/s1600-h/SANY0060.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167683289608399586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dMkoTUquI/AAAAAAAAABc/GgTx998wwhg/s400/SANY0060.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dLkYTUqtI/AAAAAAAAABU/kZ78G6RQBnY/s1600-h/DSC_0003.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167682185801804498" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dLkYTUqtI/AAAAAAAAABU/kZ78G6RQBnY/s400/DSC_0003.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dKnoTUqsI/AAAAAAAAABM/OoP5GifV87A/s1600-h/SANY0049.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167681142124751554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dKnoTUqsI/AAAAAAAAABM/OoP5GifV87A/s400/SANY0049.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dJ5oTUqrI/AAAAAAAAABE/CePmegGf6yQ/s1600-h/SANY0052.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167680351850769074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dJ5oTUqrI/AAAAAAAAABE/CePmegGf6yQ/s400/SANY0052.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dJKITUqqI/AAAAAAAAAA8/zdxZfGQghP0/s1600-h/SANY0031.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167679535806982818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dJKITUqqI/AAAAAAAAAA8/zdxZfGQghP0/s400/SANY0031.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dH6oTUqpI/AAAAAAAAAA0/5c-8eJV2uLM/s1600-h/SANY0014.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167678170007382674" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dH6oTUqpI/AAAAAAAAAA0/5c-8eJV2uLM/s400/SANY0014.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dHS4TUqoI/AAAAAAAAAAs/yirsODOWmXU/s1600-h/SANY0040.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167677487107582594" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dHS4TUqoI/AAAAAAAAAAs/yirsODOWmXU/s400/SANY0040.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dGQ4TUqnI/AAAAAAAAAAk/B8JII5nlFZw/s1600-h/DSC02315.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167676353236216434" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dGQ4TUqnI/AAAAAAAAAAk/B8JII5nlFZw/s400/DSC02315.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-4565503387184434848?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/4565503387184434848/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=4565503387184434848&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4565503387184434848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4565503387184434848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/ktphanecilik-formatrl-kursu-mersin.html' title='Kütüphanecilik Formatörlüğü  Kursu Mersin Resimler'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7dPCYTUqxI/AAAAAAAAAB0/1dfkTKwo3MI/s72-c/DSCF6703.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-4513904102006606789</id><published>2008-02-16T11:53:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:07.395-08:00</updated><title type='text'>OKUMA KİTAPLARIM</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7c_zYTUqmI/AAAAAAAAAAc/tx-vMeYMeAc/s1600-h/Kopyas%C4%B1+__read_and_write___by_reel_life.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167669249360308834" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7c_zYTUqmI/AAAAAAAAAAc/tx-vMeYMeAc/s400/Kopyas%C4%B1+__read_and_write___by_reel_life.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;OKUMA KİTAPLARIM&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bu yazıda ünlü ozanlarımızdan Z. Osman Saba kitapları hakkında duygu ve düşüncelerini anlatıyor.Sevgili okuma kitaplarım. O kitaplar aylara bölünmüştü. Kış aylarına düşen parçalarda kış resimleri vardı. Sonra, o resimler gittikçe değişirdi. Dallar, yavaş yavaş tomurcuklanır, ağaçlar çiçek açardı. Paltolu çocuklar, paltolarını çıkarmaya başlardı. O resimler böylelikle, bizlere de tatilin yaklaşmakta olduğunu hatırlatırdı.&lt;br /&gt;Bazen kitapların son sayfasını açardım. Orada bir kelebek veya çiçekli dala konmuş bir kuş resmine dalar giderdim. Bu sayfalara ne zaman geleceğiz? Bu sayfaları okuyacağımız günlere ne zaman kavuşacağız, diye düşünür dururdum. Oysa daha okulda yılın yarısına bile ulaşmamıştık. Sınıfımızın camlarını sert yağmurlu kış rüzgarları sarsıyordu. Böyleyken ben kitaplardaki o resimlere baktıkça yaz tatilinin hayallerine kapılmaktan kendimi alamazdım.&lt;br /&gt;Neler düşünürdüm neler.. Sınavların başlayacağı günleri düşlerdim. Okuma dersinden hiç korkulur mu? Güzel bir Mayıs günü, sınav odasına girecektim. Öğretmenim beni güler yüzle karşılayacaktı. Önüme çıkan parçayı okuyacaktım. Ben okurken dışardan kuşlar ötüşecek yeni yapraklanmış ağaçların sallandıkları görünecekti.Bahar yemişlerini satan satıcıların sesleri, çağrışmaları duyulacaktı. Öğretmenlerim okuduğum parça ile ilgili sorular soracaklar, ben hemen cevapları verecektim. Sonra «yeter» diyecekler, sınav odasından uçar gibi çıkacaktım. Okuma kitaplarındaki son parçalara baktıkça bunları düşünürdüm.&lt;br /&gt;Dost okuma kitaplarım. Onlarda neler yoktu? Kısa pantolonları diz kapakları örtecek şekilde biraz geçen saçları düzgünce taranmış güler yüzlü çocuk resimleri vardı. O kitaplarda temiz giyimli köylüler, babalar, analar vardı. Bu insanların güzel resimleriyle doluydu, okuma kitaplarım. Bu resimlerdeki insanlar güzel bir dünyanın insanlarıydı. Kötülük bilmezlerdi, iyilikten başka bir şey düşünmezlerdi.&lt;br /&gt;«Bizim gibi olun, iyilikten başka bir şey düşünmeyin» derdi.&lt;br /&gt;Bu unutamadığım eski okuma kitaplarından bugün bir tanesi bile yok. Onların şimdi hayalimdeki yapraklarım çevirirken yine de onları eskitmemek istiyorum. Onlardan ezberimde kalan parçaları yer yer okuyorum. Bu yüzden yangında yanmış kitaplar gibi sayfaların çoğu eksik.&lt;br /&gt;Sevgili dost okuma kitaplarım, sizleri zamanla bu kadar özleyeceğimi hiç bilmezdim. Böyle olacağını bilseydim, birkaçınızı olsun öbür kitaplarımın yanında saklamaz olur muydum?&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Ziya Osman SABA&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-4513904102006606789?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/4513904102006606789/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=4513904102006606789&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4513904102006606789'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/4513904102006606789'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/okuma-kitaplarim.html' title='OKUMA KİTAPLARIM'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7c_zYTUqmI/AAAAAAAAAAc/tx-vMeYMeAc/s72-c/Kopyas%C4%B1+__read_and_write___by_reel_life.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1053750659407524258.post-8281341086876590688</id><published>2008-02-15T16:21:00.000-08:00</published><updated>2008-12-12T23:37:07.985-08:00</updated><title type='text'>OKUMANIN ÖNEMİ İÇİN BİR DENEME</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7YvOoTUqlI/AAAAAAAAAAU/h8MxZM5qN4Q/s1600-h/kitapub2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167369550837361234" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7YvOoTUqlI/AAAAAAAAAAU/h8MxZM5qN4Q/s400/kitapub2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;OKUMANIN ÖNEMİ İÇİN BİR DENEME&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a id="dgShowBlog__ctl2_lblLink" href="http://onpunto.com/ShowProfile.aspx?BId=4045&amp;amp;UId=5242"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;ÖYKÜCÜ&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a class="gostergizle" id="dgShowBlog__ctl2_hplShow" style="DISPLAY: none; align: right"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Göster/ &lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;a class="gostergizle" id="dgShowBlog__ctl2_hplhide" style="DISPLAY: none"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Gizle &lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;TACİM ÇİÇEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Konuşmak, insanın beynini kullanma sanatıdır.”diyor Eflatun, öyleyse okumak da beynimizi besleme sanatıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goethe,”seksen yıllık ömrümün yarısından fazlasını okumaya verdim,yine de kendimden hoşnut değilim,” dediğini çoğumuz biliyoruz.Ve Mevlana’nın da,”Sen ne kadar konuşursan konuş,karşındaki seni bildiği sözcük sayısı kadar anlar.Aslolan insanın söz cük sayısını arttırmaktır.” dediğini.Aslında bu konuda verilebilecek örnek yargıların kitaplar dolusu olduğu yadsınamayacak bir gerçek.Yalnız erk, sorgulayan,yargılayan,hesap soran ve neden,niçin,nasıl’larla karşısında kendisi olmak isteyen insanlar istemiyor.Çünkü,böyle in- sanları istediği gibi yönlendiremeyeceğini ve yönetemeyeceğini iyi biliyor.Okuma,aynı zamanda bilinçlenmedir.Bilinçlenme ise bir yontunun canlanması gibidir.Duyularıyla,kanıyla ve canıyla çevresini görebilmek,kanıksadığı gerçekliklerin hiç de hakkı olmadığını kavra- maktır.Bundandır ki Osman Sabah,”halkın elinden gördüğünü alamazsınız,”demiş tir. Buradaki görmek,kendiliğinden bir görme değil,bakmak içerikli bir eylemdir.Görmek ile bakmak arasındaki farkı da bilmeyenimiz yoktur.Okumak,masalların sihirli öpücüğüdür. Uykulardan uyanmak,gözbağlarından kurtulmak ve prangalardan özgürleşmektir.Bununla ilgili söylenecek öyle çok ki…Çarpıcı örnekler olması bakımından Peronist Hükümetin aydınlara,yazarlara,gazetecilere –tabii ki öyle her gazeteciyim diyene değil- karşı yönlendir diği halkın attığı sloganı anımsatmak istiyorum:”Ayakkabılara evet,kitaplara hayır!” Bilinçten yoksun bırakılmış halk bu slogana öyle bir sarılmıştı ki sokaklar inliyordu ve aydınlar kabuklarından bile dışarı çıkmamışlardı.Bu slogan halkı sokaklara dökmüş ve aydınların,yazarların,gazetecilerin çok zor günler geçirmesini gerçekleştirmişti.Çünkü,halkın gereksinim duyduğu evinden işine, işinden evine götürüp getirecek olan ayakkabıydı.Kitaplar bunu gerçekleştiremezdi.Öfkesini kendisine bilinç taşıyacak kitaplara emek verenlerden ken -dilerini bunlara yönlendirenlere çevirememişler ve “Ayakkabılara da kitaplara da evet!” diyememişlerdi.Bunu söyleyebilmenin yolu öyle veya böyle kitaplara dokunmaktan,kitapları tanımaktan ve onların bilgilerini soğurmaktan geçiyor/du.Erk geçmişte de,günümüzde de Viktor Hugo’nun “İsyan,iktidarı bırakmayan hükümetlerin korkulu rüyasıdır.” sözünün anlamını iyi biliyor ve kültürel , sanatsal,yazınsal alanda da çalışmalarını sürdürüyor.Bilinçten yoksun bıraktırılmış halk , ”aydınlatılmamış halk ağır bir katıra benzer,sen gerisindeki sineği temizlersin o sana basar çifteyi.Çünkü ne senin yaptığının farkındadır ne de kendi yaptığının.” diyen Aristo’nun unuttuğu gerçeklik geçmişte de günümüzde de erkin çeşitli çalışmalarının sonucu olarak halkın bu duruma düşürülmesidir.Yani halk kendi dışında yaratılan ortamın sonucu oluyor bir bakıma.Suçluyu iyi saptamak gerekiyor.Aslında farklı amaçlar için dillendirildiğini düşündüğüm Hz.Ali’nin,”Çocuklarınızı bugün için değil,yarın için yetiştirin çünkü onlar sizinle aynı çağda yaşamayacaklardır.” sözünü de anmak ve halk açısından yorumlamak gerekir diye anımsatmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dünyanın efendisi,sahibi,tek yöneticisi ve merkezi olmak isteyen ABD’nin kuruluşundan günümüze kadar ki tarihini ne yazık ki kendi tarihimizden daha iyi biliyoruz. Her sayfasının bir soykırım,katliam,barbarlık olduğunu da…Orada Kızılderililere,zencilere yapılanlar unutulacak gibi değil.Kuzey-Güney Savaşı’nda yaşanılanlar da öyle…ABD,son altmış yıldır dünyanın birçok yerinde değişik ve çok yönlü yöntemlerle egemenlik savaşlarını sürdürüyor.Yardımcıları,işbirlikçileri ve yardakçılarıyla varlığını adım adım perçinliyor, yeryüzüne yayılıyor.Aynı zamanda bir prototip olarak kendileri gibi yaşamayı, yaşamı daya tan ABD’nin tarihi bir bakıma siyahların okumasını engellemekle de doludur.Bu konuda en çarpıcı örneklerden biri Anthony COMSTOCH’un yaptığı çalışmadır.”Eden’in bahçelerinde yaşayan Adem babamız okuma-yazma mı bili yordu.” diyerek siyahların okumalarını engellemeye çalışmıştır.Bu alanda yapılanlar filmlere,dizilere konu olmuştur.Bu gibi söylem lerin ve karşı duruşların Cumhuriyetin ilk yıllarında,hatta l960 ların ikinci yarısına dek farklı biçimlerdeki dillendirmelerle Köy Enstitülerine ve Cumhuriyetin diğer okullarına da karşı şiar edinildiğini biliyoruz.Ve kızların okullara bugün dahi kimi bölgelerde neden gönderilmedikle rini de…&lt;br /&gt;Bugün,her dönemdekinden daha çok birçok insanımızın,aydınımızın ,yazarımızın, politikacımızın,yöneticimizin kıblesi Batı olmuştur.İnanın merakımdan soruyorum.Batı kriterlerinden biri de,”günde bir gazete,haftada bir kitap,ayda bir dergi okumak çağdaş insan olmak.”Gerçekten yönetimsel piramidin en üstünden en altına dek kaç kişinin kültür kitapları okuduğunu düşünmeden edemiyorum.Çünkü okuyan insan kendi özel dünyasını yaratır.Kendi özel dünyasını yaratan insan da,insana karşı davranışlarında,eylemlerinde daha insani olur. Geçmişten bugüne baktığımızda edebiyatta,sanatta,bilimde,teknolojide,demokrasi ve insan haklarında ilerleme kaydeden toplumlar okumayı ve okuma alışkanlığı edinen bireylerin yetiştiği toplumlar olduğu görülür.Bu gerçeklik yadsınamaz.”Bir erkek çocuğunu eğitirseniz bir adam yetiştirirsiniz.Fakat bir kız çocuğunu eğitirseniz bir aileyi kurtar mış ve yetiştirmiş olursunuz.Kadınları okumuş toplumlar daha çabuk kalkınırlar.” diyen Bernard SHOW anımsandığında kıble edindiğimiz AB/Batı anlamında ilerleme kaydet mek için okuma alışkanlığını kadınlarımıza,kızlarımıza,bir yaşam biçimi olduğunu kavratma layız .Oysa biz,bugün en çok okumayan kesimini oluşturan kadınlarımızı okullara davet etme kampanyalarıyla uğraşıyoruz.Bu da gösteriyor ki oldukça gerideyiz çoğu şey konusunda kıble lerimizden.Okuma alışkanlığı kendimiz olabilmemiz yolunda bir olmazsa olmaz.Şimdi,burada edebiyat tarihçisi Cevdet Kudret’in “okullar okuma alışkanlığı kazandırabilse başka hiç- bir şey kazandırmasa da olur.”sözünü ince eleyip sık dokumalıyız.Genel ve özel amaçlar dan vazgeçilsin demiyor bu saptama.Aksine büyük bir eksikliğin altını çiziyor.Ansiklopedik bilgili ayaklı kütüphaneler ne yazık ki bizi ileriye taşımayacak.Bu anlayışla yetiştirilen gelece ğimiz tek kanatlı birer kuştan oluşuyor diye düşünüyorum.Tek kanatlı kuşların ne kadar uçabi leceklerini anımsamalıyız.Öteki kanatlarının okuma alışkanlığı olduğunu hiç unutmamalıyız. Bu bağlamda hepimize bir görev,bir sorumluluk düşüyor.Eğri oturup doğru düşünmek zorun dayız .”Yetişkin zekaları kitaplarla beslenmeyen uluslar yok olmaya mahkumdur,”diyen Ovidus’u da atlamamalıyız .Kendi gerçeklerimize nesnel bakmasını öğrendiğimizde ve pazıl ın parçalarını bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan fotoğrafın hiç de anlattığımız ve savundu ğumuz gibi olmadığını görürüz.Eğitim sorunlarını arada dert edinen bir sendikanın (Eğitim-Sen) çıkardığı dergiden edindiğim şu veriler bizi düşündürmeli:İngilizlerin 1/10 u,Almanların 1/7 si,İtalyanların 1/4 ü okuyor. Bu ülkelerde bir kişiye 10-12 kitap düşüyor.Ülkemizde ise 2002 ye göre, 12.089 kişiye bir kitap düşüyor.Bu tabloya bakıp okuma alışkanlığımız çok iyidir diyebilir miyiz? İnanın, öğretmenlerinin, doktorlarının, polislerinin, askerlerinin, mühen&lt;br /&gt;dislerinin ,hemşirelerinin, öğretim görevlilerinin,şairlerinin,yazarlarının büyük bir çoğunluğu&lt;br /&gt;nun okumadığı belki de tek ülkesiyiz dünyanın. Okumadan yazmak ve mesleğini sürdürmek yine belki de bir tek bize özgü.Biliyoruz ki kötü örnek olmaz.Bizden çok kötü durumda olan-&lt;br /&gt;larla kendimizi kıyaslayıp övünmenin sorunlarımızı çözmeyeceğini bilmeliyiz.&lt;br /&gt;Balık yiyen balıkçıl gibi kitapyiyen, kitapdüşmanı kitapçıl, ,elmayiyen kurt gibi kitap-kurdu olmaktan bir an önce kurtulmalıyız.Bireyler ve toplumlar için okuma alışkanlığı çok önemli.Çünkü okuma alışkanlığı edinen insanlar eleştirel düşünür.Kendisine güvenir.Empati yapar.Tepkici,örgütçü olur.Haklarını savunur.Dayatılmak istenen olumsuzlukları kavrar ve bilinçli karşı koyar.Ve okuma alışkanlığı aynı zamanda düşünmeyi de kazandırır.Bu düşünme bağımlı bir düşünme değildir.Bu düşünme özgün,yaratıcı ve bağımsızdır . Gerçekliklerden, doğrulardan ve güzel olan her şeyden yana bir düşünmedir söz konusu olan.Tabii düşünme felsefeden soyutlanacak bir olgu değil.Çoğunun kıblesi olan Batı da felsefe eğitimi ilköğre timden itibaren veriliyor öğrencilere.Öğrencilerin düzeylerine uygun olarak üstelik.Dokuz yaşından başlayarak düşünme eğitimi yapılabileceği kanıtlanmış .Eğitim - Sen dergisi bu ko-&lt;br /&gt;nuyla ilgili araştırmaların sonuçlarını şöyle bir tabloyla sunuyor:&lt;br /&gt;Bulgaristan’da 4.sınıftan itibaren seçmeli&lt;br /&gt;İspanya’da 6.sınıftan itibaren seçmeli&lt;br /&gt;İtalya’da 12.yaştan itibaren zorunlu&lt;br /&gt;Romanya,Kore,Avusturya,Brezilya ve Kanada gibi pek çok ülkede felsefe eğitimi uy&lt;br /&gt;gulanıyor. Oysa bizde felsefe grubu dersler lise son sınıfta veriliyor ve evlere şenlik. Başta&lt;br /&gt;ABD olmak üzere, ekonomiyle ilgili okullarında karşı felsefeye bile oldukça geniş yer veren ülkelerin yanında bizim felsefe eğitiminin esamesi dahi okunamaz.Bu gidişle de kıble edindik leri ülkelerin felsefe eğitiminin uzağından bile geçemeyecekler,işin tepesindeki siyasetçiler, yöneticiler.Batı ülkelerinin felsefe çalışmalarını geleceklerinden esirgeyen bir anlayışın özgün&lt;br /&gt;, özgür bir düşünceden yana olması olası mı? Çünkü hep birileri bizim yerimize düşünür.Han&lt;br /&gt;gi ülkenin “düşünmenin geçinmeye faydası yoktur” gibi atasözleri vardır, merak ediyorum.&lt;br /&gt;Ve hangi ülkenin Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi önünde Rodin’in DÜŞÜNEN ADAM heykeli bulunuyor…Çok düşünürseniz sonunuz burası iletisi başka nasıl logolaştırılırdı bi&lt;br /&gt;lemiyorum.&lt;br /&gt;UNESCO’ya bağlı Dünya Çocuk Edebiyatı ve Okuma Araştırma Enstitüsü Müdürü Dr.Richard BAMBERGER’in “Okuma Alışkanlığını Geliştirme “isimli kitabı T.C.Kültür Bakanlığı Yayınları(1999) dizisinde yayımlandı.Çocuk edebiyatı konusunda da çalışma yapan birisi olduğum halde bu çalışmadan çok geç haberim oldu.Ancak okuyabildim yani.Bu kita- bın okumaya ilgisi olan herkesçe okunması gerektiğini düşünüyorum.Çünkü bu kitaba göre, okuma araştırması dünyada çok yeni ve özgün bir bilim dalı olarak değerlendiriliyor.Haksız da değiller hani.”Okumanın beyin hücrelerinin çalışmasına etkisi,kitap okumayanlarda beyin korteksinin gelişmemesi “ gerçeği Batı’da,ABD’de okulun,ailenin,devletin görevle- rinin bu açıdan yeniden sorgulanmasına neden olduğundan söz ediliyor bu kitapta.Aslında reformist , konformist ögeler,yaklaşımlar ve öneriler içerse de bu çalışma büyük bir eksikliği doldurmuş diye düşünüyorum.Soğurduklarımı birkaç tümceyle aktarmam gerekirse,Batı’da ve ABD’de devletin geleceği olan çocukları TV’nun zararlarından korumak için yasa çıkarttığın dan, ABD’de TV izlememe haftası düzenlendiğinden,Finlandiya’da televizyonların halkın kitap okuması için perşembe günleri yayınlarını durdurduğundan,artık başarı değerlendirme sinin değiştiğinden,öğrencilerin bir yılda okuduğu kitap sayısı en önemli başarı ölçütü sayıldı ğından söz edebilirim.Bu çalışmanın okullara ve ilgili başka kurumlara gönderilmesini çok isterdim doğrusu.Çünkü öğretmenlerin,okul yöneticilerinin okumalarının gerektiğini düşü nüyorum.Neden derseniz.Ne yazık ki okullarımız çocuklarımıza okuma alışkanlığı kazandır mıyor. Okumayan,kitapsevmeyen insanlar yetiştiriyoruz.Sorumluluğu da sisteme yüklüyoruz. Sisteme karşın yapabileceklerini erteleyen öğretmenlerin ve yöneticilerin işin kolayına kaçtı ğını sanıyorum.Sorunun nedeni olarak sistemi salt dayanak gören öğretmenler ve yöneticiler okumuyorlar.Çocuklara örnek ve önder değiller.Ha bire gerekçe üretiyorlar.Bu konuda kimse onların eline su dökemez.Batı’da veya dünyanın başka bir bölgesinde kalkınmış ülkelerde okullar,aileler,öğretmenler “okuma alışkanlığı”na neden bu denli önem veriyor- lar,hiç düşü nüyor muyuz? Çünkü kitap okumayanlar da zamanla okuma-yazma bilmeyenler gibi oluyor. Eğitim düzeyleri,kariyerleri ne olursa olsun…Kaç üniversite bitirirse bitirsin… Düşünmeyen ,düşünemeyen,sorgulamayan ve sadece duyduğuna,gördüğüne inanan sünger insanlara dönüşe biliyorlar.Evet,okula başlamanın ve okullar bitirmenin yaşı var,fakat okumanın yaşı yok.Oku mak bir Tabula Rasa’dır.Beyinsel besindir.Beyin bir bilgi kumbarasıdır.Damlaya damlaya dolar.Zamanı gelince de kullanır.Lütfen yazının başındaki alıntıları anımsayın ve düşünün. Son bir söz,”değişmeyen fikirler,değişmeyen gömlekler gibi kirlenir.”(Tatar Atasözü) Kirli gömlekliler de toplumda hemen fark edilir.Bu yüzden ya temiz gömlek başa,ya kirli göm lek leşe.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1053750659407524258-8281341086876590688?l=okuyoruz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://okuyoruz.blogspot.com/feeds/8281341086876590688/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1053750659407524258&amp;postID=8281341086876590688&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8281341086876590688'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1053750659407524258/posts/default/8281341086876590688'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://okuyoruz.blogspot.com/2008/02/okumanin-nemi-iin-bir-deneme.html' title='OKUMANIN ÖNEMİ İÇİN BİR DENEME'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04327275701260430102</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_sL9jMxFEEG4/R7YvOoTUqlI/AAAAAAAAAAU/h8MxZM5qN4Q/s72-c/kitapub2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
